Ayın gümüş tozlu toprağının üzerine sandalyemi kurdum. Yanıma da iki kitap aldım:

Biri 14. yüzyıl Kuzey Afrika’sından, İbn Haldun’un Mukaddime’si, diğeri 20. yüzyıl kozmos’undan Carl Sagan’ın Soluk Mavi Nokta’sı.

Bu iki eser aydaki sessizliğe mükemmel bir zihniyet arkadaşı oldu bana.

İşte karşımda dünya...

Uçsuz bucaksız uzay siyahlığının içinde asılı duran mavi-beyaz bir inciden farksız.

Sagan’ın dediği gibi: “İşte orada herkes, sevdiğiniz herkes, tanıdığınız herkes, adını duyduğunuz herkes… Tüm sevinçler ve kederler orada.”

Buradan bakınca evrenin sessizliğinde, yalnız soluk mavi nokta, uzayın karanlık dokusuna serpilmiş bir toz tanesi kadar küçük.

Ancak yaklaştıkça içinde taşıdığı rengarenk yaşamla bir o kadar büyük. İnsan denen canlı türü, gezegenin yüzeyinde en güçlü mikroorganizma olarak yayılmış, doğanın dokusunu yeniden ve yeniden şekillendiriyor.

Peki bu "akıllı" tür, bu kırılgan mavi küreyle ve onun diğer sakinleriyle nasıl bir ilişki kuruyor?

Daha da yaklaşıyoruz; insanın kendi türü ile arasına koyduğu yapay ayrımlar ilk göze çarpan şey oluyor: Renkler, sınırlar, inançlar, bayraklar, ve bunları üretip şekillendiren zihinlerdeki ideolojiler...

Evet, bu kadar fazla nüfusa sahip bir canlı türü olarak tanışabilmek ve yapıcı ilişkiler kurabilmek için gerekli şeyler elbette!

Ne var ki ilk etapta bu farklılıklar insan türünün birbirine karşı korkusunun, şüpheciliğinin ve güvensizliğinin bir eseri olarak algımıza yerleşiyor.

Halbuki ne Fırat’ın kıyısındaki Medresetü’l-Kûfe kalıntıları ne de Arizona’daki dev teleskop bu canlı türü arasında ayrım gösteriyor. Aksine farklılığı yansıtan somut varlıkların hepsi aynı kırılgan maviliğin üzerine serpilmiş toz zerrecikleri mesabesinde.

İbn Haldun’un “umran” dediği, yani insanın imar ettiği medeniyet dokusu, bu mesafeden ancak ışık lekeleri olarak görünüyor.

Paris'in, İstanbul’un, Kudüs'ün, Mekke'nin, Tahran'ın, Kahire'nin, Kiev ve Moskova'nın, Sao Paulo, Johannesburg, Newyork, Pekin ve Tokyo’nun gece ışıkları, bir ağ örer gibi kıtalara yayılmış oysa.

Haldun, medeniyetlerin tıpkı canlı organizmalar gibi doğduğunu, büyüdüğünü, yaşlandığını ve öldüğünü söyler:

Şimdi acaba bu ışık lekelerinden hangileri yükseliş, hangileri çöküş döneminde acaba? İnsanlık tarihi, bu ay taşından bakınca, anlık bir yanıp sönme gibi gelip geçiyor!

Şu muhteşem çelişkiye bakın: Evrenin muazzam genişliğine karşılık neredeyse bir hiç olan bu gezegende, insan kendini “evrenin merkezi” zannediyor.

İbn Haldun’un “asabiyet” diye tanımladığı sosyal bağ ve dayanışma ruhu, işte bu takıntılı düşünceden bazen dar bir kabilecilik sınırlarına hapsoluyor. Oysa buradan veya Mars’ın kızıl topraklarından bakılsa, tüm insanlık tek bir “asabiyet” tek bir topluluk.

Sagan’ın sesi kulaklarımda: “Gökler bize bakışımızı değiştiriyor. Dünyanın sınırları olmadığını görüyoruz.”

Doğayla ilişkimizdeki paradoks daha da acı. Toprağı “imar” edeyim derken, onu tahrip edişimiz, bu mesafeden dahi seziliyor. Amazon’un yeşil dokusundaki açık yaralar, buzulların çekilmiş sınır çizgileri…

İbn Haldun, coğrafyanın medeniyetleri şekillendirdiğini yazar. Peki medeniyetler coğrafyayı tüketirse ne olur? Cevap, bu mavi kürenin yüzeyinde hareket halindeki soluk noktaların zihinlerinde gizli.

Diğer canlılarla kurduğumuz iletişimdeki tek taraflılık ise insan türünün en büyük kibrini oluşturuyor.

Burada, ayın ölü sessizliğinde düşünüyorum da: Dünyada, iletişim anlamında konuşabilen tek varlık biz miyiz? Yoksa biz, dinlemeyi unuttuğumuz için diğer canlı ve varlıkların dillerini, iletişim için didinişlerini bir “gürültü” mü zannediyoruz?

İbn Haldun, çölde, kırsalda yaşayan toplumların hayvanlarla daha içli dışlı olduğu için doğayla güçlü bağları olduğunu, şehirleşme sürecinde medenileştikçe bu bağın koptuğunu anlatır.

Belki de “ilerleme” adını verdiğimiz şey, aslında bizi doğal evimizden koparan bir yabancılaşmadır ne dersiniz.

Peki ya zaman? Burada ayda, Dünya’nın yavaş dansını izlerken, zamanın göreceliği somutlaşıyor. Benim bir nefes alışımda, dünyada kaç doğum, kaç ölüm, kaç savaş, kaç barış anı yaşanıyor kim bilir?

Yine İbn Haldun, tarihin döngüselliğinden, Sagan ise kozmik zamanın devasa ölçeğinden bahsederler ya, işte insan ömrü, bu iki zaman skalası arasında nedir ki? Belki de bir anlık bir kıvılcım...

Bu kıvılcım, gezegeni yakan yangınlara mı dönüşecek, yoksa onu peşi sıra aydınlatarak insan zihniyetinin onurlu bir yaşam alanı oluşturmasına meşaleler mi yakacak?

 Karar bizim...!

İşte bu seyir bize iki bilgenin sentezinden bir sonuç çıkarıyor:

“Umran”ımızın yani medeniyetimizin devamı, ancak evrende bir “soluk mavi nokta”ya sahip olduğumuz bilinciyle mümkün. Yani, kendimizi evrenin merkezi değil, nadir ve kıymetli bir yaşam bahçesinin geçici bekçileri olarak görmekte dir.

Ay tozu soğuk, Dünya ise ılık ve canlı bir mavilik.. İbn Haldun bize “tarihten ibret almayı”, Sagan ise “o noktaya iyi bakmayı” öğütlüyor. Belki de ibret, tam da o noktaya bu mesafeden bakabilmekte yatıyor.

...

Neyse sandalyemi toplayıp kitaplarımı alıyorum. Dönüş yolculuğumda şunu düşüneceğim:

İnsan, kendini yok eden bir “umran” mı kuracak, yoksa yıldızların bile hayranlıkla seyredeceği bir medeniyet mirası mı bırakacak?

Aslında cevap, Dünya’da alıp verilen her bir nefeste saklı...!

Kalın sağlıcakla.. Bimînin di nav xêr u xweşîyê de!