Hayatta bazı şeyler, o kadar açık ve nettir ki derinlemesine analiz edip araştırmaya veya sorgulamaya hiç gerek yoktur. Tıpkı gözlerini kapatıp yüzünü güneşe döndüğünde hissettiğin o sıcaklık, ya da bir dost elinin omzuna dokunuşundaki içtenlik gibi.

Ancak insanoğlunun en büyük handikapı da bu değil midir zaten? En sade, en yalın, en kuşkusuz gerçeklerin bile etrafında kendi kendine karmaşık labirentler inşa etmek. Sevgi, iyilik, dürüstlük, adalet gibi.

Bu kavramların özü o kadar berraktır ki, onları kelimelere dökmeye çalıştığımızda bile anlamını biraz yitirirler. Çünkü insan doğasına en uygun güzellikler sessizce yaşanır, hissedilirler; gürültüyle anlatılamazlar.

Tıpkı suyun ıslak, ateşin yakıcı olması gibi, onlar da olması gerekenin ta kendisidir. Bizler ise bu netliğin içine, geçmişten gelen korkularımızı, beklentilerimizi ve önyargılarımızı karıştırarak bulanıklaştırırız. Saf bir kaynak suyu gibi duru olan bu gerçekleri, zihnimizin "bu doğru bana yetmez" çamuruyla bulandırırız.

Oysa berrak bilinçleri ile çocuklara bakın; sevginin ne demek olduğunu bizim gibi uzun analizlere ihtiyaç duymadan, kalplerinin saf rehberliğinde hissedip hemen bilirler.

Onların zihinleri çünkü, henüz hayatın karmaşık filtrelerinden geçmemiş, gerçeği olduğu gibi yansıtan aynalardır. Belki de asıl kaybettiğimiz, bu "aşikar olanı" tebessüm ile süslü mimiklerle olduğu gibi kabul edebilme cesaretidir!

Örneğin, tarihsel olarak kişiye sonradan giydirilmiş, aidiyet ve varoluşsal güven ihtiyacını karşılayan kıyafetler olarak ırk, cinsiyet veya cebindeki para, insana değer biçen temel kıymetler değildir; bilakis bu saydıklarımız kişiye kattığı zenginliklerin yanında insanın davranışa dönüşen karakteri ve yaptıklarının neticeleri bize değer biçen kriterlerdir.

Bu o kadar açıktır ki üzerine bir cümle kurmak dahi fazla gelir.Ama gelin görün ki, modern dünya sofrasında ulaştığımız rahatlık belki de bizi bu basit gerçeği her gün yeniden ve yeniden sorgulamaya, tartışmaya, kendimizi "her mecrada görünür kılıp" ispat etmeye zorluyor.

Eskiden belki bir fotoğraf veya bir günlükle kayıt altına alınan bir hatıranın çevremize paylaşımıyla bir anlam kazandıran çoğu şeyi, bugün bizlere ne kazandırdığını hiç mi hiç düşünmeden "adet yerini bulsun" misali amel defterlerimize müsvedde olarak ekliyoruz.

Sosyal medyada sürekli bir gürültü, önüne kattığı her şeyi alıp taşıyan bir sel misali karmakarışık bir bilgi cenderesi hakim. Bu cenderenin içinde sadece karmaşık bilgi değil, aynı zamanda korku, kıskançlık ve yapay krizler de sürüklenip duruyor.

Bazen, doğrunun fotoğrafını çekip paylaşabileceğimiz kadar net olduğu anlar da vardır bu modern hayatta, ancak biz yine de onu, kendimizi değerli kılabilmek adına oluşturduğumuz filtrelerden geçirmekten, zihinsel yanlılığımızın insafsızlığına bırakmaktan bir türlü vazgeçmiyoruz. 

İşte bu durum, bizi basit ve temel doğrular yerine, karmaşık ve yapay olana inanmaya itiyor.

Halbuki, tam da bu noktada biraz sadeleşmeye, aşikar olana güvenmeye ihtiyacımız vardır.

Öyleyse diyebiliriz ki:

> Huzur, kaos ve karmaşıklıkta değil; aksine anlamın sadeliğinde, doğallıkta ve apaçık olana güvenebilmekte gizlidir.

Belki de şu an, tam da bu yazının sonuna vardığımız gerçek anda, zihnimize "Dur!" deyip, o berrak çocuk bilincimize kulak vermenin, hayatın apaçık gerçeklerine bir nefeslik de olsa sarılmanın zamanıdır.

Çünkü huzur, en nihayetinde, gereksiz karmaşaları çöpe atıp, basit ve küçücük doğrularla barışabilmekte veya buluşabilmekte saklıdır.

Tabii ki huzuru, gerçekliğin tek ve basit oluşunda değil de ucu açık çoklu anlamlarda ve hakikatin çoklu berraklığında da aramak mümkündür; bir suyun safiyetine onun üzerinde oluşan dalgaların zarar vermediği gibi!

Sonraki düşünsel sohbetimizde de bu konuya kafa yormak ümidiyle kalın sağlıcakla..!