Bu İşin Artık Cılkı Çıktı!
Hiç düşündünüz mü? Birkaç saniyelik dijital alkış uğruna neleri kaybetmeye başladık? Teknoloji hayatımızı kolaylaştırırken, görünür olma ve beğenilme tutkusu da hiç olmadığı kadar büyüdü. Mahremiyetin, emeğin ve hatta kutsal değerlerin bile "içerik" uğruna tüketildiği bu dijital çağda, gerçekten üreten mi kazanıyor; yoksa sadece daha çok görünen mi? İşte bu yazım, hepimizi ilgilendiren bu sessiz dönüşümü sorguluyor.
İnsanlık, asırlarca hayalini kurduğu pek çok şeye bugün birkaç dokunuşla ulaşabiliyor. Sesten hızlı uçaklar geliştiriliyor, dünyanın öbür ucundaki biriyle saniyeler içinde görüntülü konuşuluyor, milyarlarca veri tek tıkla kıtalar arasında dolaşıyor. Dağlar delinip yollar açılıyor, denizlerin altından kıtalar birbirine bağlanıyor. Kısacası teknoloji, her geçen gün sınırlarını biraz daha zorluyor.
Ne var ki teknoloji ilerledikçe aklın, sağduyunun ve sorumluluk bilincinin de aynı hızla ilerlediğini söylemek maalesef mümkün değil. Çünkü birileri, insanlığın ortak emeğiyle ortaya çıkan bu büyük nimeti fayda üretmek yerine "beni görün" panayırına çevirmekte kararlı görünüyor. Sosyal medya denilen dev sahne; maharetin sergilendiği bir mecra olmaktan çıkıp, mahremiyetin açık artırmayla satıldığı devasa bir pazara dönüşmüş durumda.
İki-üç beğeni uğruna eşini, evladını, anne ve babasını içerik malzemesi yapanlar...
Yemeği pişirmekten çok kaşığı kameraya oynatan, tencereye değil algoritmaya yemek yapan şov meraklıları...
Öğrencisini, hastasını, cami cemaatini, kurumunu ve mesleğini birkaç saniyelik etkileşim uğruna vitrinin süsüne dönüştürenler...
İbadeti, iyiliği, doğayı, köyü, dağı, bayırı; hatta sessizliği bile "içerik" diye paketleyip servis edenler...
Herkes görünmez bir yarışın içinde.
Yarışın ödülü ne mi?
- Üç saniyelik alkış...
- Beş yüz beğeni...
- Birkaç bin takipçi...
- Sonra da unutulup gitmek...
Derken bardağı taşıran son damla geliyor: Mukaddes değerleri mizah adı altında istismar etmeyi marifet sayanlar...
- Profesyonel kameralar...
- Abartılı kurgu...
- Kulak tırmalayan fon müzikleri...
- Yapmacık hareketler...
Sonra da dönüp, "şakaydı!" diyorlar.
Demek ki artık saygısızlığın yeni adı, "mizah" olmuş.
Ne ilginç bir çağ...
Eskiden insanlar ünlü oldukları için konuşulurdu. Şimdi ise konuşuldukları için ünlü olmaya çalışıyorlar.
Üstelik ortada konuşulacak bir başarı da yok.
- Ne bilimsel bir çalışma...
- Ne bir sanat eseri...
- Ne de topluma bırakılmış kalıcı bir iz...
Sadece kameraya karşı gereğinden fazla cesaret, mikrofona karşı ise gereğinden az ciddiyet... Adeta, "Ünlü olmak istiyorum, ama ortada ünlü olunacak bir şey de yok!" anlayışının ete kemiğe bürünmüş hali...
Elbette herkes aynı kefeye konulamaz... Sosyal medyayı gerçekten fayda üretmek için kullanan vakıflar, yardım faaliyetlerini toplumsal farkındalık amacıyla duyuran hayır sahipleri, milli ve manevi değerlere katkı sunan insanlar, bilimsel çalışmalarını paylaşan akademisyenler, ulusal ve uluslararası projeler gerçekleştiren eğitimciler, sportif başarılarını, kültürel faaliyetlerini ve örnek çalışmalarını kamuoyuyla buluşturan nice insan da var... Onların yaptığı paylaşım gösteriş değil, gayrettir; şov değil, büyük bir hizmettir.
Ancak işin en kaygı verici taraflarından biri de çocuklarımızın ve gençlerimizin; üretimi değil görünürlüğü, emeği değil şöhreti önceleyen bu sözde fenomenleri kendilerine rol model olarak görmeye başlamasıdır. Çünkü bir toplumun geleceği, alkışladığı isimlerle şekillenir.
Bununla birlikte, iyi niyetle yapılan paylaşımlar bile her somut olayın kendi şartları içinde hukuka uygun olmalı; kişilik haklarını, özel hayatın gizliliğini, çocukların üstün yararını ve veli/vasi izinlerini gözetmelidir. Çünkü hukuk, yalnızca suç işlendiğinde hatırlanacak bir kitap değildir. Toplumun vicdanını ayakta tutan görünmez bir sütundur.
Buna rağmen, birkaç saniyelik dijital alkış uğruna insanın onurunu, mesleğini, mahremiyetini ve toplumsal değerlerini harcamak; ne üretkenliktir ne de özgürlüktür.
Bu, çağımızın gösteriş hastalığının yeni bir belirtisinden başka bir şey değildir.
Ve hastalık büyüdükçe tedavinin adı değişmez.
- ÖZGÜRLÜK; sorumsuzluk değildir.
- MİZAH; seviyesizlik değildir.
- İÇERİK ÜRETMEK; her değeri tüketmek hiç değildir.
Dijital dünyanın "Ne kadar çok izlenirsem o kadar haklıyım!" anlayışı karşısında; kişilik haklarını, özel hayatı, çocukların üstün yararını ve toplumsal değerleri ihlal eden fiillerde, hukuk düzeninin öngördüğü caydırıcı mekanizmaların gerektiğinde işletilmesi artık bir tercih değil; toplumsal huzurun ve ortak vicdanın korunması bakımından bir zorunluluktur.
Başlıkta da ifade ettiğim gibi; gerçekten bu işin artık cılkı çıktı!
----------------------------------
NOT: Bu metindeki ifadeler; hiçbir gerçek kişi, organ, sivil toplum kuruluşu, vakıf, ticari şirket veya kamu kurum/kuruluşunu doğrudan ya da dolaylı olarak itham etme amacı taşımamaktadır.

2 Yorum
SELMAN GÖKÇE
04.07.2026 09:43:22
Çok müteşekkir oldum Barış Bey.
Barış ADIGÜZEL
04.07.2026 07:42:34
Yorumcu Barış ADIGÜZEL: sn doç.dr. Selman Gökçek beyden Allah razı olsun üstün bilgi ve görüşlerini okuyorum. Yeni nesile yönelik fiirlerim ve yonlendirmelerim. Değişiyor. Sağlıcakla kalın