Demokrasinin Arenasında Eşitlik Arayışı

Toplumların tarihine baktığımızda, güç mücadelelerinin farklı biçimlerde sahnelendiğini görürüz. Bu mücadelelerin en dikkat çekici sembollerinden biri de arenalardır. Arena denildiğinde çoğumuzun aklına, yüzyıllar öncesinin boğa güreşleri gelir. O dönemlerde arena, insan ile doğanın, cesaret ile gücün karşı karşıya geldiği bir mücadele alanıydı. Matador ile boğa arasındaki mücadele, tüm riskleri ve sonuçlarıyla doğrudan yaşanır; taraflardan biri zekâsı ve cesaretiyle, diğeri ise doğal gücüyle üstün gelmeye çalışırdı.

Ancak zaman içinde bu mücadelelerin doğası değişti. Özellikle otoriter anlayışların etkisiyle arena, adil bir karşılaşma alanı olmaktan uzaklaştı. Sahneye çıkan boğa, artık rakibiyle eşit şartlarda mücadele etmiyordu. Daha arenaya çıkmadan önce çeşitli yöntemlerle yıpratılıyor, gücü azaltılıyor ve direnci kırılıyordu. Atlı mızrakçılar tarafından yaralanan, kan kaybeden ve nefesi tüketilen boğa, mücadele başlamadan önce büyük ölçüde etkisiz hale getiriliyordu.

Buna karşılık matador, görkemli kıyafetleri ve alkışlar eşliğinde sahneye çıkıyor, zaten gücü elinden alınmış bir rakip karşısında zafer kazanıyordu. Bu durum, cesaretin değil; önceden planlanmış ve sonucu büyük ölçüde belirlenmiş bir gösterinin sahnelenmesinden başka bir anlam taşımıyordu. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, adil bir mücadeleden çok, güçlünün zayıf üzerindeki üstünlüğünü sergileyen bir tiyatroyu andırıyordu.

Bugün birçok ülkede boğa güreşlerine yönelik eleştirilerin artması ve bazı bölgelerde yasaklanması yalnızca hayvan hakları duyarlılığıyla açıklanamaz. Aynı zamanda insanların adalet duygusunun, eşitsiz ve önceden kurgulanmış mücadelelere karşı gösterdiği bir tepki olarak da değerlendirilebilir.

Bu benzetmeyi günümüz siyasetine uyarladığımızda dikkat çekici benzerlikler ortaya çıkmaktadır. Dünyanın birçok yerinde iktidarı elinde bulunduran güçler, kendi siyasi arenalarını oluşturmakta ve rakiplerini mücadele başlamadan önce çeşitli yöntemlerle dezavantajlı hale getirmektedir. Medya gücü, ekonomik imkânlar, devlet olanakları ve bürokratik avantajlar, siyasi rekabetin eşit şartlarda gerçekleşmesini zorlaştırabilmektedir.

Oysa demokrasinin temel şartı, tüm tarafların eşit koşullarda yarışabilmesidir. Gerçek bir siyasi mücadele, rakiplerin önceden yıpratıldığı değil; fikirlerin, projelerin ve halkın iradesinin özgürce yarıştığı bir ortamda anlam kazanır. Adaletin olmadığı yerde zaferler kalıcı olmaz; çünkü toplum vicdanı, er ya da geç haksızlıkları sorgulamaya başlar.

Sonuç olarak, ister boğa güreşlerinde ister siyasette olsun, adil olmayan mücadeleler kısa vadede kazananlar yaratabilir. Ancak uzun vadede toplumların ihtiyaç duyduğu şey, gücün gösterisi değil; adaletin ve eşitliğin hâkim olduğu bir arenadır. Çünkü gerçek zafer, rakibi zayıflatarak değil, eşit şartlarda mücadele ederek elde edilendir.

Köşenin Sözü :”Kürtçeyi yasaklayan İslam ülkelerinin hangi Allah’a inandıklarını şeytan bile anlamış değil.” (Benazir Butto)

Abdulbaki Akbal

Mali Müşavir-Bağımsız Denetçi