Eksiklikten Huzursuzluğa, Huzursuzluktan Bâkî Olana...
Her güzel şey, bir eksiklikle hatırlanır. Filmler en büyüleyici sahnede sona erer, kitaplar yapay bir mutlulukla veda eder, sevdiğimiz şarkı en derinden vurduğu an sessizce bir başka şarkıya yerini bırakır, rüyalar ise en tatlı anında karanlığa gömülür. Tam "mutluyum" dediğimiz an, hüzün gizlendiği yerden çıkar ve kendini hatırlatır. Bebekliğin izi siliktir, sanki hiç yaşanmamış gibi... Çocukluk bir soluk, gençlik bir rüzgâr gibi geçip gider, farkına bile varmadan. Verilen sözler, zamanın acımasızlığına yenik düşer; vefa az, sadakat ise gelip geçicidir, tıpkı hayatın kendisi gibi... Peki, bu kısır döngüde aradığımız kalıcılığa yani Bâkî olana nasıl ulaşabiliriz? Bu sorgulamanın ve hakikatin izini süren yazımın tamamı, parmaklarınızın ucunda...
Hepimiz o anı biliriz… Bir filmin en büyüleyici sahnesi tam zirvedeyken bir anda biter. Bir kitabı, karakterlerin bize tam “mutlu oldular" dedirten ama aslında sahte bir huzura kavuştuğu yerde kapatırız; içimize hafif bir hüzün çöker. Ya da en sevdiğimiz şarkı, kalbimizin en derinine dokunduğu o tondayken sessizce başka bir melodiye bırakır kendini. Sanki evren, “En güzel anlar bile kalıcı değildir.” diye kulağımıza usulca fısıldar.
Belki de bu yüzden, “Her güzel şey bir eksiklikle hatırlanır.” sözü tam bu noktada yüreğimize dokunur. Çünkü mutluluğun bile kendi içinde ince bir hüznü vardır. Tam “mutluyum” dediğimiz anda içimizde hafif bir sızı belirir; mutluluğun, kendi varlığını hatırlatmak için bir gölgeye ihtiyacı varmış gibi… Tıpkı rüyanın en tatlı yerinde karanlığa gömülmesi gibi, en parlak duygularımız da bir anda belirsizlikle karşılaşır.
Hayat da böyle değil mi zaten? Mevsimler gibi akıp gidiyor. Bebekliğimiz sisli bir hatıra… Çocukluğumuz bir soluk… Gençliğimiz fark etmeden savrulan deli bir rüzgâr… Zaman, ustaca her şeyi törpülüyor; hatıralar bile kendi şeklini değiştiriyor.
Bu hızlı akış içinde tutunmaya çalıştığımız şeylerin ne kadar kırılgan olduğunu daha iyi anlıyoruz. Sözler unutuluyor, duygular değişiyor, vefa gittikçe azalıyor. Sadakat bile bir mevsimlikmiş gibi... Ama bu bir eleştiri değil; sadece hayatın değişken doğasını kabul edişimizdir bir nevi. Belki de bu eksiklik hissi, bu geçicilik duygusu, bizi anın kıymetini daha çok anlamaya itiyor. Eksik kalanın peşinden koşmak yerine, elimizdeki anı güzelliğiyle, kusuruyla ve hüznüyle kabullenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.
İşte tam bu noktada insanın aklına bambaşka bir soru geliyor: Madem dünya bu kadar geçici ve fânî; o hâlde Sırrın Sahibi’ne, yani bakî olana yönelmek gerekmez mi..? Abdest aldığımızda içimize dolan o ferahlık, namazda gönlümüze yayılan tarifsiz huzur… Bir garibe verdiğimiz küçük bir sadakanın bile günümüzü aydınlatan bereketi… Bir okulun kapısına, bir caminin duvarına katkı sunmanın insanda bıraktığı o genişlik hissi… Bunlar öyle sıradan şeyler değil aslında. Aynı şekilde, kupkuru bir toprağa diktiğimiz bir fidan, dara düşmüş bir komşunun kapısını çalmamız, kanadı kırılmış bir kuş yavrusunu iyileştirmek için gösterdiğimiz çaba… Hatta içimizde bazen sessiz bir savaş gibi duran kin, haset ve öfkeye karşı durabilmek… Bütün bunlar insanı kendi içinde başka bir yere taşıyor. Sanki yavaşça, fark ettirmeden, bir olgunluk eşiğine çıkarıyor.
Tüm bu güzelliklerin bir araya gelişi, gönlümüze düşüşü, oluşturdukları ferahlık hissi... Hepsi birer tevafuk olabilir mi? Belki de bize görünenden çok daha fazlası fısıldanıyordur.
Mutluluğun kalıcı formülü aslında ortadayken ondan uzaklaşmak akıl kârı mı? O hâlde, Allah’a doğru koşmak için daha neyi bekliyoruz..?

2 Yorum
Selman GÖKÇE
17.11.2025 10:51:02
Güzel yorumumuz için çok teşekkür ederim hocam. Allah, bizleri doğru yoldan ayırmasın inşAllah..
Abdulselam Aydın
17.11.2025 00:21:13
Selman Hocam yüregine, kalemine sağlık. Sözlerin, insanın kalbinin derinliklerinden süzülerek gelen bir hakikati hatırlatıyor: İnsan, geçiciliğin içinden bakî olana tutundukça özüyle buluşuyor. Çünkü “Kalpler ancak O’nu anmakla huzur bulur.” denmiştir; faniliğin gölgesinde dahi sükûneti mümkün kılan sır tam da budur. Hayatın ince çizgilerinde saklı olan her hüzün, aslında bizi özümüze çağıran bir işarettir. Bazen bir ibadetin ardından gelen ferahlık, bazen bir iyiliğin ardındaki genişlik, bazen de nefsimizle verdiğimiz sessiz mücadelenin huzuru… Hepsi, “Her nefes bir yolculuktur, yeter ki yönümüz doğru olsun.” sözünü fısıldar. Ve insan, bu yolculukta anlar ki: Mutluluk bir hedef değil, Rabbine yaklaşmanın sessizce yeşeren meyvesidir.