GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TOPLUMDA KADININ YERİ VE DEĞERİ
Kadının ikinci plana düşmesinin ve erkek egemenliği altına girmesinin, simgesel olarak Sümer tanrıçası İnanna’nın yenilmesiyle başlamış olması muhtemeldir. Bu simgesel yorumdan hareketle, kadının binlerce yıldır erkek egemenliği altında ezildiği ve kullanıldığı söylenebilir. İlk Çağ öncesinden başlayarak İlk Çağ, Orta Çağ ve Aydınlanma Çağı’na kadar bu süreç devam etmiştir.
Avrupa’da ortaya çıkan Aydınlanma Çağı’nda, dünyayı değiştirecek paradigmalar ortaya çıktı. Coğrafi Keşifler sonrasında zenginleşen Avrupa’da, Reform ve Rönesans’la birlikte felsefe ve bilim alanında yaşanan ilerlemeler bütün dünyayı etkiledi. Bilimsel yöntemin belirleyiciliğiyle dünyayı ve insanlığı açıklama çabası güç kazandı. Modernleşme düşüncesi, dünyayı ve insanlığı daha iyi bir geleceğe taşıyacak sistemin bilimsel yönteme dayanması gerektiğini savundu.
Bu dönem insanlara büyük kolaylıklar sağladı. Ulaşımdan sağlığa, silahlardan uçaklara, edebiyattan felsefeye kadar pek çok alanda ilerlemeler ve gelişmeler yaşandı. Ancak bunlar olurken kadının binlerce yıldır yaşadığı ezilmişlik yeterince dikkate alınmadan ilerleme, gelişme ve modernleşme savunuldu. İnsanların eşitliğinden ve özgürlüğünden söz edilse de bu düşüncelerin kadınların hayatına ne ölçüde yansıdığı tartışmalı kaldı.
Modernleşme sürecinde etkili olan sistemlerden biri kapitalizmdir. Fransız İhtilali’yle birlikte, Orta Çağ’daki soyluların halk üzerindeki egemenliği sorgulandı; eşitlik ve özgürlük anlayışı öne çıkarıldı. Egemenlik ilişkilerindeki bu değişim, Fransa’dan başlayarak dünyayı etkiledi.
Ancak kapitalizm, eşitlik ve özgürlük vaatlerine rağmen sömürü ilişkilerini ortadan kaldırmadı. Kapitalizmin temelinde kâr elde etme amacı vardır. Bunu yaparken ahlakı, eğitimi, güzelliği ve düzeni kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilir. Kısacası ekonomik gücü elinde bulunduranlar, toplumu yönlendirme imkânına da sahip olabilir.
Kapitalizm, yoksullara olduğu gibi kadınlara da eşitlik vaat etti. Ancak kâr elde etme anlayışı içinde kadının emeği ve bedeni de kullanılmaya, sömürülmeye devam etti. Sonuç olarak kadının gerçek özgürlüğü bakımından vaatlerle uygulamalar arasında ciddi bir mesafe bulunduğunu görüyoruz.
Modern dönemde ortaya çıkan ideolojilerden bir diğeri faşizmdir. Bu anlayışta kadın özgürlüğüne yer yoktur. Üstün kabul edilen milletin diğer milletleri egemenliği altına alması gerektiği savunulur. İtalya’da Mussolini ve Almanya’da Hitler dönemlerinde bunun örnekleri görülmüştür.
Faşist anlayışta, üstün kabul edilen millet içindeki erkek de kadından üstün görülür; kadının erkeğin hizmetinde olması beklenir. Dolayısıyla kadınların yaşadığı eşitsizlikler, çözülmesi gereken bir özgürlük meselesi olarak ele alınmaz.
Bir diğer düşünce sistemi ise sosyalizmdir. Sosyalizm, insanların ekonomik yönden eşit olmasını savunan bir öğretidir. Ezen ve ezilen sınıfların bulunmadığı, kimsenin kimseyi sömürmediği bir toplum için mücadele eder. Herkesin ihtiyaçlarının karşılandığı böyle bir sistemde, kadının da özgürleşeceği düşünülür.
Sosyalist düşünce içinde kadınların ezilmesine ilişkin teoriler geliştirilmiş olsa da kadın sorununu yalnızca ekonomik eşitsizlik üzerinden değerlendiren yaklaşımın yetersiz kaldığını düşünüyorum. Binlerce yıldır ezilen kadının durumunu ayrıca ele almadan, sadece ekonomik eşitliği savunarak ona gerçek hakkını ve değerini veremeyiz. Bence kadın meselesini ekonomik eşitliğin kendiliğinden çözeceği bir sorun olarak görmek, bu yaklaşımın temel eksiklerinden biridir.
Sonuç olarak kadınların binlerce yıldır farklı biçimlerde sömürüldüğünü ve erkek egemen ilişkiler içinde baskı gördüğünü görüyoruz. Aydınlanma Çağı’yla birlikte eşitlik ve özgürlük üzerine önemli tartışmalar yapılmış olsa da bunlar, kadının yaşadığı eşitsizlikleri bütünüyle ortadan kaldırmamıştır.
Hangi görüşü savunursak savunalım, kadının özgürlüğü ve kendini yeniden var edebilmesi için kadın meselesini ayrıca ele almamız gerektiğini belirtmek isterim.
Kadın kendi hakkını kendisi aramalıdır; erkek ise bu mücadelede ona destek olmalıdır. Erkek, kadın adına karar vermemelidir.
Binlerce yıllık bir sorun olan kadın meselesini derinlemesine araştırmadan ve tartışmadan herhangi bir ideolojiye bağlamak yanlış olacaktır. Kadının özgürlüğünü önceleyen ve bu alanda köklü bir dönüşüm gerçekleştiren toplum, toplumsal gelişim ve adalet konusunda da önemli adımlar atabilecektir.
Bunu yaparken erkek egemen toplum anlayışından ortak egemenlik anlayışına geçilmelidir. Ortak egemenlik; kadın-erkek ilişkilerinde, toplumlar arası ilişkilerde ve kültürler arası ilişkilerde temel olmalıdır. Bu anlayış, eşit söz hakkına ve ortak karar vermeye dayanmalıdır. Aksi hâlde gücü eline geçiren kişi, grup veya toplumun diğer kesimlerin haklarını ihlal etmesi kaçınılmaz hâle gelebilir.
Kadının eşit eğitim fırsatlarına sahip olması ve ekonomik bağımsızlığını kazanması da sağlanmalıdır. Ekonomik bağımsızlık olmadan kadının kendisini özgür hissetmesi güçleşir.
Erkeklerin ortalama olarak fiziksel açıdan daha güçlü olması, kadın üzerinde egemenlik kurma hakkı vermez. Kadının iyi eğitim alması ve ekonomik güce sahip olması, baskı karşısında seçeneklerini artırır ve kendi hayatına ilişkin kararlarını daha özgür biçimde verebilmesini sağlar.
Bunlar sağlanmadığı sürece kadının ezilmişliği ve sömürülmesi devam edecektir. Eşitlik, çağdaşlık ve kadına verilen değer de olması gerektiği gibi hayatın içinde karşılık bulamayacaktır.
Ahmet DAĞAR
Eğitimci – Sosyolog

1 Yorum
çiğdem taşkın
05.10.2026 12:31:41
KIYMETLİ YAZINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER HOCAM.İNSAN OLMAK ZOR AMA KADIN İNSAN OLMAK ÇOK DAHA ZOR