HAKİKATI DEĞİL, İNADIĞINI SAVUNMAK
İnanç, gerçeğin önüne geçince adalet kaybolur. Gerçeği değil, önyargıyı savunmaktır. Hakikatten uzaklaşıp tarafgirliğe saplanmaktır. Doğruyu değil, kendi düşüncesini savunmaktır.
Hakikati Değil, İnandığını Savunmak
Değerli okurlarım, insanlık tarihinin her döneminde hakikati arayanlar olduğu gibi, yalnızca inandıklarını doğrulatmaya çalışanlar da olmuştur. Ne yazık ki günümüzde ikinci grubun sayısı her geçen gün artıyor. Çünkü birçok insan gerçeği öğrenmek için değil, zaten doğru olduğuna inandığı düşünceyi destekleyecek kanıtları bulmak için çaba gösteriyor.
Bir insana yıllarca savunduğu görüşün yanlış olduğunu ortaya koyan güçlü deliller sunabilirsiniz. Bilimsel araştırmalar, resmi belgeler, somut veriler ve açık gerçekler önüne konulabilir. Ancak ön yargılarla örülmüş bir zihin, çoğu zaman bu delillere bakmayı bile reddeder. İlk tepkisi, delilin içeriğini değerlendirmek değil, kaynağını itibarsızlaştırmaya çalışmak olur.
"Bu bilgiyi kim yayımladı?", "Bu belge nereden geldi?", "Buna nasıl güvenebiliriz?" gibi sorular, gerçeği öğrenme arzusundan değil, mevcut inancı koruma refleksinden kaynaklanır. Eğer kaynağı itibarsızlaştırabilirse mesele onun için kapanmıştır; artık belgenin ne söylediğinin hiçbir önemi kalmaz.
Kaynağı çürütemediğinde ise bu kez başka bir savunma mekanizması devreye girer: "Peki bunun gerçekten doğru olduğunu nereden biliyoruz?" Böylece tartışma, gerçeğin kendisinden uzaklaştırılarak sonsuz bir şüphe döngüsüne sürüklenir.
Bütün bunlar da sonuç vermezse son sığınak hazırdır: "Benim bunu araştıracak vaktim yok."
Aslında mesele zaman meselesi değildir. Çünkü kişi hakikati öğrenmek istememektedir. O, yalnızca inandığı düşüncenin sarsılmamasını istemektedir.
Sosyal psikoloji alanındaki araştırmalar da bu gerçeği doğrulamaktadır. İnsan zihni çoğu zaman hakikati korumaya değil, kendi kimliğini ve benliğini korumaya çalışır. İnsanlar çoğu zaman delillerden hareketle sonuca ulaşmazlar; ulaşmak istedikleri sonuca uygun delilleri seçerler. Hoşlarına gitmeyen gerçekleri görmezden gelir, kendi düşüncelerini destekleyen en küçük bilgiyi ise büyük bir kesinlik olarak kabul ederler.
İşte bu yüzden yanlış bilgiler toplumda kolayca yayılabiliyor. Çünkü insanlar yanlış bilgiye inandıkları için delilleri reddetmiyor; delilleri reddettikleri için yanlış bilgilere sarılmaya devam ediyorlar.
Bu durum, yalnızca bireysel bir sorun değildir. Toplumların kutuplaşmasına, ortak aklın zayıflamasına ve sağlıklı tartışma kültürünün yok olmasına da neden olmaktadır. Gerçeğin yerini fanatizm, aklın yerini ise kör bağlılık aldığında hakikatin sesi giderek kısılır.
Bu nedenle hakikatin önündeki en büyük engel cehalet değildir. Asıl engel, insanın kendi yanlışını kabul etmeye yanaşmaması ve düşüncelerini sorgulamaktan kaçınmasıdır. Çünkü gerçeğe ulaşmanın ilk şartı, "Yanılıyor olabilirim." diyebilecek cesarete sahip olmaktır.
Atalarımızın söylediği şu söz, aslında bu psikolojiyi çok güzel özetler:
"Kafası taş gibi olana söz işlemez."
Hakikat herkese aynı mesafededir. Ancak ona ulaşabilmek için önyargılardan arınmış bir akıl, açık bir vicdan ve öğrenmeye istekli bir yürek gerekir. Unutmamak gerekir ki, insanı büyüten her zaman haklı çıkması değil; gerektiğinde yanıldığını kabul edebilmesidir. Bu erdemi gösterebilenler, yalnızca doğruyu bulmakla kalmaz; aynı zamanda toplumun ortak aklının ve sağduyusunun güçlenmesine de katkı sağlar.
Köşenin Sözü :”İnsanlar dünyaya gafletle gelir, hırsla yaşar ve pişmanlıkla göçerler.” (Hz. Ali)
Yazar: Abdulbaki Akbal

1 Yorum
Firat AYGUN
02.08.2026 16:39:47
Merhaba... Yazının ele aldığı konu oldukça önemli ve günümüz toplumunda sıkça karşılaştığımız bir psikolojik eğilime dikkat çekiyor. Özellikle insanların çoğu zaman gerçeği aramaktan ziyade, mevcut inançlarını doğrulayan bilgileri tercih ettiğine dair yerinde tespitler düşündürücü. Bununla birlikte, yazının daha güçlü olabilmesi için sosyal & psikoloji alanındaki araştırmalara daha somut örnekler veya kaynaklar verilseydi daha faydalı olurdu diye düşünüyorum. Ayrıca yazının tamamında fark ettiğim başka birşey bazı ifadeler oldukça genelleyici bir üslup taşıyor olması. Oysa bu eğilim, belirli bir gruba değil, hepimize zaman zaman etki edebilen insani bir durumdur. Yazıda bu evrenselliğin daha fazla vurgulanması, mesajın hem daha ikna edici hem de daha kapsayıcı olmasını sağlayabilirdi. Genel olarak, okuyucuyu kendi düşüncelerini sorgulamaya davet eden ve üzerinde düşünülmesi gereken değerli bir yazı olmuş. Emeğinize sağlık.