HAYAT HİKAYESİ: OĞLUM, ÇOK GEÇ ANLADIN!
Servet, makam ve şöhret geçicidir. Bugün sahip olduğumuz imkanlar yarın elimizden çıkabilir. Bu nedenle insanları yalnızca bize sundukları imkanlara göre değerlendirilmemeli, dostluğumuzu da menfaat üzerine kurmamalıyız.
HAYAT HİKAYESİ: OĞLUM, ÇOK GEÇ ANLADIN!
Bitlis’in Ahlat ilçesinde, çevresinde saygı ve sevgi gören, varlıklı bir ağa yaşardı. Ahlat Ağa, seksen yaşına yaklaşmış, hayat tecrübesiyle tanınan bir insandı. Ancak bir gün hastalandı ve yatağa düştü. Sağlığının giderek kötüleştiğini anlayınca büyük oğlunu yanına çağırdı ve ona hayatı boyunca unutmayacağı nasihatlerde bulunmak istedi.
“Oğlum,” dedi, “belki bu hastalıktan kurtulamayacağım. Sana üç önemli öğüdüm var. Bunları kulağına küpe yap ve hayatın boyunca unutma.
Birincisi, bütün insanları seveceksin.
İkincisi, dostlarını daha çok seveceksin.
Üçüncüsü, günün birinde öyle bir sıkıntıya düşersin ki yaşamaktan umudunu kesme noktasına gelirsen, önce durup düşün. İnsan en çaresiz anında bile hayatın kendisine sunduğu imkânları göremeyebilir.”
Ahlat Ağa, kısa bir süre sonra hayata gözlerini yumdu. Vefatı, yalnızca kendi köyünde değil, çevre köylerde de büyük üzüntü yarattı. Ardında saygın bir isim, büyük bir servet ve oğluna verdiği nasihatler kaldı.
Ancak büyük oğlu, babasının sözlerinin gerçek anlamını henüz kavrayamamıştı.
Babasından kalan geniş araziler ve büyük servet sayesinde rahat bir hayat sürüyordu. Çevresinde çok sayıda insan vardı. Ne var ki bu insanların hangilerinin gerçek dost, hangilerinin çıkar peşinde olduğunu sorgulamıyordu. Servetinin hiç tükenmeyeceğini düşünüyor, ölçüsüz harcamalar yapıyor ve etrafındaki kalabalığı gerçek dostluğun göstergesi sanıyordu.
Yıllar geçti. Evlendi, dört çocuk sahibi oldu. Ancak hayat, insanın en güçlü olduğunu düşündüğü anda bile karşısına beklenmedik sınavlar çıkarabiliyordu.
Bir gün çocuklarından biri ağır bir hastalığa yakalandı. Yerel doktorlar, tedavi için Ankara’daki hastanelere başvurulmasını önerdi. Büyük bir umutla Ankara’ya giden baba, çocuğunun tedavisi için elindeki imkânları seferber etti. Fakat tedavi masrafları giderek arttı. Birikimleri azaldı, parası tükendi. Çocuğunun sağlığına kavuşması için daha fazla paraya ihtiyacı vardı.
Çaresiz kalan baba, önce arazilerinden bazılarını sattı. Eline geçen parayla yeniden Ankara’nın yolunu tuttu. Ancak bu para da uzun süre yetmedi. Memleketine döndüğünde aklına çevresindeki dostları geldi.
“Yıllardır yanımda olan, soframı paylaşan, bana dostum diyen insanlar var. Elbette böyle bir günde beni yalnız bırakmazlar,” diye düşündü.
İlk dostunun kapısını çaldı. Durumunu anlattı, çocuğunun tedavisi için borç istedi. Fakat beklediği yardımı göremedi. Ardından ikinci, üçüncü ve diğer dostlarına gitti. Her birine derdini anlattı. Ne var ki hepsinden farklı gerekçelerle olumsuz cevaplar aldı.
Bir zamanlar etrafında pervane olan insanlar, şimdi ona sırtlarını dönüyordu.
İşte o gün, insanın gerçek değerinin sahip olduğu servetle ölçülmediğini; bazı ilişkilerin sevgiye değil, menfaate dayandığını acı bir şekilde anladı.
Babasının yıllar önce verdiği nasihatler birer birer aklına geldi. Fakat o, dostlarını severken onların kendisini hangi şartlarda seveceğini hiç düşünmemişti. İnsanların kalabalığını dostluk, gösterilen ilgiyi vefa sanmıştı.
Yaşadığı sıkıntılar ve umutsuzluk, onu hayatına son vermeyi düşünecek kadar ağır bir bunalıma sürükledi. Tam bu çaresizlik anında, babasının kendisi için hazırladığı bir odaya gitti. Ancak o sırada beklenmedik bir olay yaşandı. Tavanda saklanmış bir teneke altın yere döküldü.
Adam, karşısına çıkan altınlara şaşkınlıkla baktı. Yıllarca sahip olduğu servetin bir parçası, babasının önceden hazırladığı bir emanet olarak karşısındaydı. Altınların arasında küçük bir not da vardı.
Notta şu sözler yazılıydı:
“Oğlum, çok geç anladın…”
Bu birkaç kelime, onun için hayatı boyunca unutamayacağı bir ders oldu. Babası, yalnızca bir servet bırakmamış; aynı zamanda insanları tanımanın, zor günlere hazırlıklı olmanın ve umudunu kaybetmemenin önemini anlatmak istemişti.
Ne yazık ki oğlu, babasının sözlerini ancak hayatın en ağır sınavıyla karşılaştığında anlayabilmişti.
Kıssadan Hisse
Değerli okurlarım,
Bu hikâyeden çıkaracağımız ders çok açıktır: İnsanların çevremizde çok olması, hepsinin gerçek dostumuz olduğu anlamına gelmez. Varlıklı olduğumuzda yanımızda bulunanların sayısı artabilir; ancak asıl dostluk, dara düştüğümüzde belli olur.
Servet, makam ve şöhret geçicidir. Bugün sahip olduğumuz imkânlar yarın elimizden çıkabilir. Bu nedenle insanları yalnızca bize sundukları imkânlara göre değerlendirmemeli, dostluğumuzu da menfaat üzerine kurmamalıyız.
Unutmayalım ki hayat, bazen en büyük derslerini en zor zamanlarımızda verir. Fakat önemli olan, o dersleri anlayabilmek ve umudumuzu yitirmeden yolumuza devam edebilmektir.
Çünkü insanın elinden malı, mülkü ve itibarı alınabilir; ancak yaşama umudunu ve yeniden başlama iradesini koruduğu sürece önünde yeni kapılar açılabilir.
Bazen insan gerçeği, onu en çok ihtiyaç duyduğu anda anlar. Asıl mesele, gerçeği anlamak için her şeyimizi kaybetmeyi beklememektir.
Abdulbaki Akbal

0 Yorum