Her Şey Aslına Döner
“Her şey aslına döner.” Bu söz, insanın karakterini saklamasının aslında kumdan kale yapmak gibi bir şey olduğunu anlatır. Yani insan da kendi hakikatine dönmekten kaçamaz. İyilik içteyse dışarı çıkar, kötülük de dipteyse o da mutlaka dışarı çıkar. İnsanlar döner ve asıl olan neyse sessizce mutlaka yerini alır.
Sevgili okurlarım, insanlar tıpkı tarlaya ekilen tohumlar gibi, kendi toprağının kokusunu bulduğu yere yönelir. Bu bir benzerlik arayışıdır. Kimi huyuna benzerini çeker, kimi çıkarına benzeyeni, kimi de yarasına dokunanı. Aynı gölgenin altında duranlar birbirini bulur. Aynı rüzgâra alışanlar aynı yöne eğilir. Aynı dilden anlayanlar aynı kapıda durur.
Kısacası, “Her şey aslına döner” yalnızca fiziksel bir benzerlik ya da karakter yakınlığı değil; ruhun sesini duyanlara doğru yapılan sessiz bir yolculuktur. Ayrı yürür gibi görünsek de içimizdeki pusula hep tanıdığı yöne döner.
Bugün bununla ilgili bir öyküyü, yorumunu size bırakarak anlatmak istiyorum.
Vaktin birinde bir padişaha çok güzel bir tavus kuşu hediye etmişler.
Demişler ki: “Bu tavus kuşunun eşi benzeri dünyada yok, çok cins bir hayvandır. Şöyle meziyeti var, böyle meziyeti var…” diye diye bitirememişler.
Padişah hediyeyi kabul edip vezirine sormuş:
“Bana hediye olarak verilen tavus kuşumu nasıl buldun?”
Vezir, “Bu tavus kuşunun bir kusuru var haşmetlim.” deyince padişah hiddetlenmiş:
“Nedir bakalım, benim dünyada eşi benzeri görülmemiş tavus kuşumun kusuru neymiş?”
Vezir, “Haşmetlim, önce siz bunu hediye edene sorun, sonra söyleyeyim.” deyince padişah çok merak etmiş. Tavus kuşunu hediye edeni çağırtıp kuşun kusurunu sormuş.
İlk önce kuşun hiçbir kusuru olmadığını söyleyen adam, kellesinin padişah tarafından alınacağını anlayınca gerçeği itiraf etmiş:
“Efendim, bu tavus kuşu yumurtadayken anası öldü. Biz de onu bir kaza kuluçkaya yatırdık ama bu onun zarafetini ve güzelliğini gölgelemez.”
Adamı yollayan padişah, veziri tekrar çağırtır ve tavus kuşundaki kusurun ne olduğunu, bunu nereden anladığını sormuş.
Vezir, “Haşmetlim, tavus kuşu alımlı hayvandır; kasılarak yürür. Suyu bile iki saatte içer, çalım satmaktan. Ama bu tavus kuşu su içerken kaz gibi boynunu uzatıyordu.” demiş.
“Aferin.” demiş padişah ve emir vermiş: “Vezirimin yemeğini bir tas artırın.”
Aradan epey zaman geçtikten sonra padişaha muhteşem bir at hediye etmişler ki öve öve hasletlerini bitirememişler. Bu atın dünyada geçecek at olmadığını, şaha kalktığında herkesi kendisine hayran bıraktığını, iki günlük mesafeyi birkaç saatte koştuğunu duyan padişah, büyük bir heyecanla hediyeyi kabul etmiş.
Vezirini hemen çağırtıp muhteşem atını sormuş ve daha önce olduğu gibi bunu, atı hediye edene sormasını istemiş.
Atı hediye eden adamı çağırmışlar. O da “Bu atın anası, babası, ataları hep soyludur amma velakin bu at daha tayken anası öldü, bunu bir inek emzirdi.” diye anlatmış.
Padişah adamı kovmuş ve veziri çağırmış. Vezir, padişahın huzuruna gelip sabırsızlıkla kendisini bekleyen padişahı bekletmemek için cevabını vermiş:
“Haşmetlim, soylu at üzerine sinek konduğunda öyle bir silkinir ki sinek bir daha üzerine konmaya çekinir. Fakat bu sizin at, inekler gibi kuyruğunu sallıyor.”
Padişah vezirini tekrar takdir edip emir vermiş: “Vezirimin yemeğini bir tas artırın.”
Padişah, vezirin bunları nasıl tahmin ettiğini bir türlü çıkaramamış. Veziri bir gün tekrar yanına çağırtıp sormuş:
“Söyle bakalım vezir, ben nasıl bir padişahım? Benim asil soyum sopum hakkında ne söyleyebilirsin?”
Vezir de, “Haşmetlim, doğrusunu söylemek gerekirse siz soylu bir padişah değilsiniz.” demiş.
Padişah yerinden kalkıp vezirin kellesinin uçurulması talimatını verecekken merakı ağır basmış ve neden böyle söylediğini sormuş.
Vezir, padişahtan valide sultan ile bu konuyu konuşmasını, daha sonra kendisine cevap vereceğini söyleyince padişah hiç beklemeden annesine gitmiş ve neden asil olmadığını sormuş.
Valide sultan oğluna:
“Oğlum, sen beysin, koca ülke senin iki dudağının arasında. Astığın astık, kestiğin kestik. Sen istemezsen ülkede kuş bile uçamaz.” demiş.
Valide sultanın kendisini kandırmaya çalıştığını anlayan padişah kılıcını çekip annesinin üzerine yürüyünce, durumun kötü olduğunu gören valide sultan gerçeği anlatmış:
“Oğlum, baban sürekli savaşlardaydı ve benimle çok ilgilenmiyordu. Sarayda çok yakışıklı ve kuvvetli bir aşçıbaşı vardı, senin baban odur. Bu neyi değiştirir ki oğlum? Sen sonuçta padişahsın.”
Padişah kendisini bekleyen vezirin yanına gelmiş ve kendisinin soylu olmadığını nasıl anladığını sormuş.
Vezirin cevabı şu olmuş:
“Haşmetlim, padişah dediğiniz ihsanda bulunurken kese kese altın verir, gümüş verir. Siz her defasında bir tas yemek veriyorsunuz. O yüzden sizde padişahlık kumaşı yok…”
Neymiş; her şey aslına döner!
“Her şey aslına döner” sözü, zamanın uzun ve dolambaçlı bir yolculuk gibi işlediğini hatırlatır. Ne kadar süslü yollar çizsek, ne kadar geçici parlaklıklara kapılsak da sonunda herkes kendi kıvamına, kendi öz suyuna geri döner.
Bu söz, insanın karakterini saklamasının kumdan kale yapmak gibi olduğunu anlatır. İlk dalgada çözülüverir. Toprak yağmuru nasıl tanıyorsa, buğday güneşi nasıl bekliyorsa, insan da kendi hakikatine dönmekten kaçamaz. İyilik içteyse dışarı sızar, kötülük dipteyse yüzeye çıkar. Dünya döner, zaman döner, insanlar döner ve asıl olan neyse sessizce yerini alır.
Köşenin Sözü:
“Söz ok gibidir; yaydan çıkmadan önce sen ona hâkimsin, çıktıktan sonra o sana hâkim olur.”
(Hazreti Ali)
Abdulbaki Akbal
Mali Müşavir – Denetçi

0 Yorum