İki Şehir, Aynı Tehlike: Nusaybin ve Kamışlı’da Yorgun Mermiler

Yazar : Abdulselam Aydın 

Bu şehirde yaşayanlar bilir; Nusaybin’de sınır dediğin şey haritada çizilen bir hat değildir sadece. Bazen bir sokak kadar yakın, bazen bir ses kadar iç içedir hayatlar. Kamışlı’dan gelen bir ses, çoğu zaman Nusaybin’de yankı bulur. Ama son zamanlarda bu yankı, alıştığımız bir şey değil. Gökyüzüne bırakılan mermilerin dönüş sesi bu.

Şunu baştan söylemek gerekiyor: Bu mesele tek taraflı değil. Evet, Suriye tarafında, özellikle Kamışlı’da yapılan kutlamalarda izli mermilerle ve zaman zaman ağır silahlarla havaya ateş açıldığına sık sık şahit oluyoruz. Geceleri gökyüzünde iz bırakan o mermiler, birkaç saniye sonra nereye düşeceğini kimsenin bilmediği bir tehdide dönüşüyor. Ama aynı şekilde Nusaybin’de de düğünlerde, kutlamalarda havaya ateş açanların olduğunu inkâr edemeyiz. Kendi gerçeğimizle yüzleşmeden, karşı tarafa söz söylemenin bir karşılığı olmaz. Bu bir “onlar yapıyor” meselesi değil; bu, “biz neden hâlâ buna göz yumuyoruz” meselesidir.

Çünkü o mermiler milliyet tanımıyor. Sınır tanımıyor. Kimin sıktığıyla değil, kime isabet ettiğiyle ilgileniyor.

Bir de şu gerçeği unutuyoruz: Biz aslında birbirimize yabancı değiliz. Bu sınır çizilmeden önce de bu topraklarda insanlar iç içeydi. Osmanlı’dan bu yana iki taraf arasında kız alıp verme olmuş, akrabalık bağları kurulmuş. Bugün Nusaybin’de yaşayan birinin halası Kamışlı’da, Kamışlı’daki birinin dayısı Nusaybin’de. Yani düşen o mermiler, aslında yabancıya değil; çoğu zaman bir akrabanın, bir tanıdığın, bir insanın üzerine düşüyor.

Geçen hafta bir öğrencim derste birden irkildi. Dışarıdan gelen bir sesten ürkmüştü. “Hocam, yine mi silah sıktılar?” dedi. Çocukların cümlelerine bu kadar erken “yine mi” kelimesinin yerleşmesi, aslında bizim neyi normalleştirdiğimizin en açık göstergesi. Bir çocuk için gökyüzü umut olmalı, korku değil.

Üstelik risk yalnızca evlerin damında ya da sokakta yürüyen insanlar için değil. Sınır hattına sıfır noktada bulunan ilkokul, ortaokul ve liselerimiz var. Teneffüs zili çaldığında bahçeye koşan, top oynayan, ip atlayan çocuklar var. Havaya sıkılan her mermi, o bahçelerde koşan çocukların üzerine düşme ihtimali taşıyor. Bir eğitimci olarak bu ihtimali düşünmek bile insanın içini ürpertiyor.

Biz bu davranışı yıllarca “kutlama”, “sevinç”, “gelenek” gibi kelimelerle örtmeye çalıştık. Oysa gerçek şu: Bu, adı konulmamış bir sorumsuzluk hâlidir. Ve artık sonuçları görmezden gelinecek gibi değil. Evlerin damına düşen mermiler, araçlara saplanan kurşunlar, okul bahçelerinde oynayan çocukların üzerine düşebilecek metal parçaları… Bunların hiçbiri abartı değil, her gün kapımızda bekleyen bir ihtimal.

Hele ki bayram günlerinde… İnsanların birbirine sarılması, kapıların çalınması, çocukların şeker toplaması gereken günlerde gökyüzünden tehlike yağması kabul edilebilir mi? Kimsenin kimsenin bayram sevincini korkuya çevirmeye, bayramımızı zehir etmeye hakkı yok.

Ama asıl tehlike, bu duruma alışmak.

Eğitimciyim. Yıllardır çocuklara doğru ile yanlışı anlatıyoruz. Ama dışarıda yanlış bu kadar rahat sergilenirken, içeride doğrunun sesi zayıf kalıyor. Bir düğünde silah sıkıldığında kimse “dur” demiyorsa, o çocuk büyüdüğünde neyi yanlış bilecek?

Bu mesele artık bireysel bir hatadan çıkıp toplumsal bir zaafa dönüşmüş durumda. Ve çözümü de yarım cümlelerle, geçici önlemlerle olmaz.

Öncelikle, sınırın iki tarafında yaşayan insanlar olarak birbirimize karşı dürüst olmalıyız. Suriye tarafında yapılan kontrolsüz kutlamalar ne kadar tehlikeliyse, Nusaybin’de düğünlerde yapılan aynı davranış da o kadar yanlıştır. Yanlışın milliyeti olmaz; sonucu aynıdır.

İkinci olarak, bu iş sadece halkın iyi niyetine bırakılamaz. Türkiye ile Suriye arasında, özellikle sınır güvenliği ve sivil güvenliği konusunda doğrudan iletişim kurulmalı, bu mesele resmi düzeyde ele alınmalı ve hiçbir şekilde taviz verilmemelidir. Çünkü havaya sıkılan her mermi, iki ülke arasında siyasi bir mesele olmasa bile, iki taraftaki siviller için ortak bir güvenlik sorunudur.

Üçüncü olarak, caydırıcılık net olmalı. Havaya ateş açmanın bir “ayıp” değil, açık bir suç olduğu herkes tarafından bilinmeli ve uygulanmalı. Ama ceza kadar önemli bir şey daha var: toplumsal tepki. Bir düğünde silah sıkıldığında alkışlayan değil, susturan bir toplum olmadan hiçbir yasa tek başına yeterli olmaz.

Ve belki de en önemlisi, bu meseleyi sadece güvenlik değil, bir kültür meselesi olarak ele almak zorundayız. Çünkü bu alışkanlık, nesilden nesile aktarılan yanlış bir miras gibi devam ediyor. Oysa bizim çocuklarımıza bırakmamız gereken şey, korkuyla başlarını eğdikleri bir gökyüzü değil; güvenle bakabildikleri bir hayat olmalı.

Nusaybin ile Kamışlı arasında mesafe kısa olabilir. Ama bu meselenin büyüklüğü, o yüz metreyle ölçülecek gibi değil. Bu, iki tarafın da aynı anda değişmesi gereken bir alışkanlık. Aynı anda “yeter” demesi gereken bir yanlış.

Belki de artık meseleye şöyle bakmanın zamanı gelmiştir: Sınır dediğimiz şey, bizi ayıran bir çizgi değil; aynı hatayı paylaştığımız bir aynadır. O aynaya bakıp kendimizi düzeltmediğimiz sürece, gökyüzünden düşen sadece mermiler olmayacak… Güven de düşecek, huzur da.

Ve en çok da, teneffüste bahçeye koşan çocukların kahkahaları.