Bundan yirmi, yirmi beş yıl önce hayat bugünkü kadar hızlı değildi. Belki imkanlar bugünkü kadar fazla değildi; ama gönüller daha geniş, insanlar birbirine daha yakındı.

Koca bir köyde ya da mahallede bir, bilemediniz iki araba bulunurdu. Bir hastalık olduğunda, bir düğüne gidileceğinde ya da acil bir iş çıktığında saatin kaç olduğuna bakılmadan o arabanın sahibinin kapısı çalınırdı. O da kimseyi geri çevirmezdi. "Gece oldu, yarın gel." demez; anahtarını alır, gönül rahatlığıyla yola çıkardı. Yapılan iyilik ise bir karşılık beklenerek değil, sırf insanlık için yapılırdı.

Her evde televizyon da yoktu. Akşam olunca konu komşu, televizyon bulunan evde toplanır; Yeşilçam filmleri hep birlikte izlenirdi. Aynı sahnede gülünür, aynı sahnede gözyaşı dökülürdü. O ev, sadece televizyonun bulunduğu yer değil; aynı zamanda muhabbetin, paylaşmanın ve kardeşliğin de adresiydi.

Evler küçüktü; iki göz odadan ibaretti belki; ama misafir hiç eksik olmazdı. Günlerce kalan misafir baş tacı edilir, damdaki tahtlarda yatırılır; ev sahibi ise hiç gocunmadan yerde uyurdu. Çünkü o zamanlar önemli olan rahatlık değil, misafirin gönlüydü.

Bir taziye olduğunda acıyı sadece taziye sahibi yaşamazdı. Akrabalar ve komşular sırayla yemek yapar, gelen misafirlere ikram edilmesi için taziye evine taşırdı. Kimse "Bana ne?" demezdi; herkes elini taşın altına koyardı.

Büyük hastaneler her şehirde yoktu. Tedavi için kilometrelerce uzağa gidilirdi. O uzun yolculuklarda hastayı yalnız bırakmamak için komşular ve akrabalar günlerce refakat eder, kendi işini gücünü ikinci plana atardı. Çünkü o günlerde "Senin derdin, benim derdimdir." sözü gerçekten yaşanırdı.

İnsanlar birbirine daha samimi sarılır, içten dualar ederdi. Darda olanın derdi paylaşılır, bolluk içinde olanın sevinci çoğaltılırdı. Belki cepler bugünkü kadar dolu değildi ama yürekler çok daha zengindi.

Bugüne geldiğimizde ise manzara bambaşka...

Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor; yollar genişliyor, evler büyüyor, her kapının önünde bir araba, her şehirde modern hastaneler yükseliyor, sesten hızlı uçaklar ve yüksek hızlı trenler üretiliyor... Fakat bütün bu imkanlara rağmen insanlık, değerler bakımından geriye doğru yürüyor.

Artık kimse kimsenin kapısını çalmıyor. Dertler dinlenmiyor, hasta ziyaretleri azalıyor; komşuluk, vefa ve karşılıksız yardımlaşma ise her geçen gün biraz daha unutuluyor. Nice insanlar daha toprağa verilmeden unutuluyor; büyüklere duyulan saygı ve hürmet de maalesef yok olmaya yüz tutuyor.

Keşke teknolojiyi geliştirirken komşuluğumuzu, samimiyetimizi ve vefamızı da aynı titizlikle koruyabilseydik. Çünkü insanı gerçekten zengin eden; sahip olduğu mal, mülk ya da imkanlar değil, paylaşabildiği sevgi, merhamet ve vefadır.

Bütün bunları görünce insan, ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor:

İnsanlık gerçekten nereye gidiyor..?