Kapitalizmin vaat ettiği ve geldiği yer : Eipstein Dosyaları
Kapitalizm ortaya çıkarken özgürlük, eşitlik ve refah vaat etti. Bugün ise dünyanın zenginliğinin birkaç ailenin elinde toplandığını görüyoruz. Ahlakın, dinin ve insanlığın paraya feda edildiği bir düzeni karşımıza çıkarıyor. Eipstein dosyaları, bu sistemin gerçek yüzünü çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun İpek ve Baharat yollarını ele geçirmesinden sonra Avrupalılar, Uzak Doğu’ya ulaşmak için deniz yolunu kullanmaya başladılar. Bu yolculuklar son derece tehlikeliydi ve sonu belirsizdi. Avrupa’daki krallar ve asiller bu nedenle suçluları kullandılar. Suçlulara gemi ve gerekli ihtiyaçlar verildi; yeni yerler keşfetmeleri istendi. Elde edilecek ganimetlerin paylaşılacağı ve özgürlüklerine kavuşacakları vaat edildi. Zaten kaybedecek bir şeyleri olmayan bu insanlar, sevinerek yeni maceralara atıldılar.
Bu yolculuklar sonucunda Afrika ve Amerika gibi coğrafyalar keşfedildi. Ancak bu keşifler, masum bir merakın değil; talanın, sömürünün ve katliamların başlangıcı oldu. Yerli halklar acımasızca katledildi, doğal zenginlikler yağmalandı. Dünyanın zenginlikleri Avrupa’ya aktı. Bu talan sayesinde Avrupa’da din, sanat ve düşünce alanında ilerlemeler yaşandı; Rönesans ve Reform adı verilen süreçler ortaya çıktı.
Bu coğrafi keşifleri yapanların büyük çoğunluğu katil, hırsız ve sapık olarak tanımlanabilecek kişilerdi. Zamanla zenginleştiler fakat asiller gibi değer görmüyor, yönetimde söz sahibi olamıyorlardı. Para artık bu yeni sınıfın, yani burjuvaların elindeydi. Burjuvalar, halkı yanlarına alarak asillere karşı eşitlik ve özgürlük söylemleriyle mücadele ettiler. Bu söylemler kısa sürede halkta karşılık buldu ve burjuvalar güç kazandı.
Sonuç olarak Avrupa’da Fransız Devrimi yaşandı. Dünyayı sömüren, talan eden ve sonradan zenginleşen burjuvalar, asilleri yenerek yönetimi ele geçirdi. Cumhuriyet ve milliyetçilik kavramları bu süreçte ortaya çıktı. Ticaretin ve sanayinin gelişmesiyle Avrupa daha da zenginleşti. Ancak bu zenginlik halkla paylaşılmadı; aksine halk karın tokluğuna çalıştırılarak sömürüldü.
Kapitalizmin ilk dönemlerinde hâkim anlayış şuydu: Ne kadar çok üretirsek o kadar çok kâr ederiz. Bu anlayış öyle bir noktaya vardı ki kadın, çocuk demeden insanlar fabrikalarda günde 18–20 saat çalıştırıldı. Burjuvalar devleti ele geçirdiği için ordu, eğitim ve adalet tamamen onların kontrolündeydi. Bu insanlık dışı koşullara karşı çıkanlar kötü, anormal ve hatta dine göre ahlaksız ilan edildi.
Bu süreçte Avrupa halkları haklarını aramaya başladı. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren sol hareketler güç kazandı. Sol, insanın insan tarafından sömürülmesine karşı çıkıyor ve eşitlik talep ediyordu. Halk kitleler hâlinde sola yöneldi. Çin, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkeleri solun egemenliğine girdi. Sıra Batı Avrupa’ya geliyordu.
Bunu gören burjuvalar büyük bir korkuya kapıldılar. Solun temel kavramlarından biri olan insan haklarını sahiplenerek demokrasi adı altında halka bazı haklar vermeye başladılar. Çalışma şartları iyileştirildi, ücretler artırıldı, adalet söylemleri öne çıkarıldı. Bunu yapmasalardı halkın kapitalist sistemi yıkacağını çok iyi biliyorlardı. Elde ettikleri zenginliğin küçük bir kısmını halkla paylaştılar.
Bu hamleler sonucunda Avrupa halkı soldan uzaklaştı. Dünya genelinde sol hareketler ivme kaybetti; özellikle Çin ve Sovyetler Birliği gibi ülkelerde yozlaşmalar başladı. Burjuvalar bu durumu fırsata çevirerek solu karalamaya girişti. Özellikle din üzerinden sosyalizmi “ahlaksız” ve “dinsiz” olarak damgaladılar. Oysa kapitalizm de sosyalizm gibi diyalektik materyalizm temelli, yani bilimsel yöntemi esas alan bir sistemdi. Ancak güç burjuvaların elinde olduğu için bu algıyı kolayca oluşturabildiler. Dindar ve ezilen halk kesimleri de solu bir tehdit olarak görmeye başladı.
Kapitalistler pragmatisttir. Din, ahlak ve milliyetçilik gibi halkın hassas olduğu değerleri rahatlıkla kullanırlar. Kapitalizmde özgürlük vardır; ancak bu özgürlük paradan başka hiçbir değeri esas almaz. Para kazanmak için her yol mubahtır. Zenginleşen kişi, ister büyük şehirde ister küçük bir yerde olsun, yöneten burjuva sınıfının safına geçer ve halkı sömürmeye başlar. Dünyanın her yerinde zenginlerin her zaman devletin ve yönetimin yanında yer aldığını görürüz.
Zenginler, halkın yanında olduklarını; halk için çalıştıklarını; dine, milliyetçiliğe ve ahlaka saygılı olduklarını göstermeye çalışırlar. Buna karşılık temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar kuralların dışına çıktığında hemen kötülenir. “Kural var, ahlak var” denilerek suçlanırlar. Çünkü halkı başka türlü ikna edemezler.
Geçen ay Davos’ta, yani dünyanın en zenginlerinin yıllık olağan toplantısında dikkat çekici bir konuşma yapıldı. Dünyanın en büyük şirketlerinden birinin CEO’su, dünya zenginliğinin yaklaşık yüzde 80’inin, dünyanın yüzde birinden bile az bir kesimin, hatta sekiz-on ailenin elinde olduğunu söyledi. Dünyanın büyük çoğunluğunun aç yaşadığını ve bu düzenin sürdürülemez olduğunu vurguladı. Vahşi kapitalizmin sonucunda ezilen halkların bir gün bu sistemi yutacağını ifade etti. Yani açıkça, “Biraz daha insaflı olalım, kazancın küçük bir kısmını halka verelim ki sistem yıkılmasın” dedi.
Epstein dosyalarına baktığımızda, dünyayı yöneten bu zengin burjuvaların ne kadar acımasız ve ahlaksız olduklarını görüyoruz. Bize solu ahlaksız ve dinsiz diye anlatanların nasıl bir pisliğin içinde yaşadıklarını açıkça görüyoruz. Güç ellerinde olduğu için doyumsuzlaştıklarını, insanlıktan çıktıklarını görüyoruz. Sahipsiz çocukların, küçük kızların ve hatta erkek çocukların sistematik olarak istismar edildiğini, bunu da kendi düzenlerinin bir parçası hâline getirdiklerini görüyoruz.
Asıl acı olan, ahlaksızlıkta, sapkınlıkta ve yozlaşmada zirveye çıkmış bu insanların bize ahlakı, dini, eğitimi ve adaleti öğretmeye kalkmalarıdır. Kapitalizmin vaat ettiği cennetin aslında bir cehennem olduğunu bugün çok net bir şekilde görüyoruz.
Umarım dünya halkları bunu görür ve daha insani, daha adaletli bir gelir dağılımı düzenine ulaşır. Adaletli bir gelir dağılımı sağlandığında, zengin sınıf aşırı zenginleşemez; hukuku ve eğitimi mutlak şekilde ele geçiremez. Güç halka yayıldığında, mutlak gücün insanı nasıl zehirlediğini herkes daha net görecektir.
Sosyolog – Yazar
Ahmet DAĞAR

2 Yorum
Ahmet dağar
09.02.2026 15:07:54
Teşekkürler hocam , güzel eklemelerde bulunmuşsunuz . Müslümanlar da bunun farkına varıp gerçek İslamiyeti yaşamasalar, batının oyunlarına gelmez diye düşünüyorum / islamiyet güzeldir ve gakikattir lakin bunu çoğu kendine Müslüman diyenler ellerinde çirkince kullanılıyor malesef…
Abdulselam Aydın
09.02.2026 12:56:08
Değerli hocam ağzına yüregine sağlık. Bu vahim durumu çok güzel özetlemişsin. Müsadenle ben de katkı vermek istiyorum. Metindeki tarihsel çerçeveye baktığımızda, bugün “insan hakları, hayvan hakları, çocuk hakları, demokrasi” gibi kavramları bize ahlâk dersi verir gibi sunan Batı’nın, bu değerleri gerçekten insanı merkeze alarak değil; kendi iktidarını ve sömürü düzenini korumak için araçsallaştırarak ürettiği çok net biçimde görülüyor. Ne acıdır ki, bu söylemlere sorgusuz sualsiz kanan bazı yerli aydın ve çevreler, bu bahanelerle İslam’a saldırmayı ilericilik, çağdaşlık sanıyor. Oysa hedef aldıkları İslam değil; Müslümanların hataları üzerinden kusursuz bir inanç sistemini yargılıyorlar. İslam kusursuzdur, problem Müslümanların İslam’ı yaşayamamasıdır. Bunu görmezden gelip doğrudan dine saldırmak, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde Batı’nın değirmenine su taşımaktır. Daha da acı olan şu: Batı bizi hiçbir zaman “kendinden” saymadı. Ne tarih boyunca ne bugün. Buna rağmen biz, kapitalist düzenin kapısında menfaat için birbirini ezen, yalakalıkta yarışan bir hâle düşmüş durumdayız. Kendi değerlerini aşağılayıp Batı’nın onayını almaya çalışan bu zihniyet, aslında tam da eleştirdiği sömürü düzeninin gönüllü bir aparatı oluyor. Bugün bu kapitalist güçler, Netflix ve benzeri platformlar üzerinden Türkiye’ye ciddi yatırımlar yaparken mesele sadece dizi ya da sinema değildir. Asıl hedef, aile yapısıdır, değerler dünyasıdır. Cinselliği, bireyciliği ve haz merkezli yaşamı “özgürlük” ambalajıyla pazarlayarak aile sistematiğini adım adım çökertiyorlar. Bizler ise çoğu zaman bilinçsizce, en savunmasız varlıklarımız olan çocuklarımızı bu içeriklerin önüne bırakıyoruz. Sonra da “neden bu hâle geldik?” diye hayıflanıyoruz. Epstein dosyaları ise Batı’nın bize pazarladığı ahlâk masalının arka yüzünü bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Dünyayı yöneten o “saygın” burjuva elitinin; sahipsiz çocukları, küçük kızları ve erkek çocuklarını sistematik biçimde istismar ettiği, bunu bir güç ve eğlence alanı hâline getirdiği ortada. Bize dini, ahlâkı, insan haklarını ders diye anlatanların nasıl bir çürümüşlüğün içinde yaşadıklarını bu dosyalar apaçık gösteriyor. Sonuçta karşımızda şu gerçek duruyor: Kapitalizm, işine geldiğinde demokrasi der, işine geldiğinde insan hakları. Tehlike hissettiğinde biraz hak dağıtır, rahatladığında yine ezer. İslam’a saldıranların büyük kısmı ise bu tarihsel arka planı görmezden gelerek, Batı’nın ürettiği kavramlarla kendi toplumuna ve inancına yabancılaşıyor. Oysa gerçek özgürlük ve adalet, sömürünün makyajlanmasında değil; insanı merkeze alan, ahlâkı çıkarın önüne koyan bir anlayışta mümkündür. Bu da ne Netflix dizilerinde ne de Davos salonlarında bulunur.