Küreselleşme Kimin Dünyası? Ulus Devlet Neden Hedefte?
Sermayenin sınır tanımadığı bir dünyada ulus devletler neden zayıflatılıyor? Küreselleşme gerçekten insanlık için mi, yoksa küresel elitlerin pazar kavgası mı? Eğitimci–Sosyolog Ahmet Dağar yazdı.
Küreselleşme, dünyayı yöneten elit kesimin ortaya attığı bir kavramdır. Bu anlayışın aşağı yukarı 1950’li yıllarda ortaya çıktığını, 1990’larda ise geliştiğini görüyoruz. Küreselleşme ihtiyacının, ulusal olarak gelişmiş devletlerin burjuva sınıfında ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bunun nedeni ise bu burjuva sınıfının, Fransız Devrimi’nin getirdiği ulus-devlet anlayışına sıkı sıkıya bağlı olmasıdır. Çünkü burjuvalar, kendi ulusal pazarlarını ele geçirmek için ulusçuluğu savunmuşlardı.
- yüzyılın ikinci yarısına geldiğimizde, burjuvalar kendi ulus-devlet pazarlarını tamamıyla ele geçirdikten sonra, kapitalizmin sonsuz yayılma ve sonsuz kâr ihtiyacından (doyumsuzluğundan) ötürü küreselleşme kavramını ortaya attılar. Asıl amaçları ise diğer ülkelerin pazarlarına egemen olmaktı. Bundan sonra kapitalizmin doğası gereği, yayılmacı politikasını sürdürmek için devletler üstü, yani uluslararası şirketler kurdular. Amaçları, dünya pazarını ele geçirmekti.
Bunun için Fransız Devrimi’nin getirdiği ulus-devlet modeline karşı çıkmaya başladılar. Çünkü ulus-devletler, uluslararası şirketler için bir engeldi; zira amaç, ulusal burjuvaların elindeki pazarı almaktı. Bunun için ulus-devletleri zayıflatmak gerekiyordu. Amaç, bütün dünya pazarına rahatça hâkim olmaktı.
Küreselleşmek, yani dünya pazarını ele geçirmek için devletlerin görece olan sınırlarını zayıflatmak gerekiyordu. “Görece” dememin sebebi ise paranın küreselleşmesidir. İnsanlar zengin olmadan küreselleşen dünyanın içine giremiyor; yani küreselleşme şirketler ve zenginler içindi. Gerçi günümüze baktığımızda, göçler ve savaşlarla fakir insanların da dünyanın çeşitli yerlerine göç ettiğini görüyoruz. Bu durum, sadece paranın ve zenginlerin küreselleşmesi anlayışını yıktı. Ancak egemen güçlerin bunu bilinçli olarak yaptıklarını düşünüyorum. Hem kendi devletlerindeki ekonomiler için insan gücü ihtiyacını karşılamak hem de Ortadoğu gibi bölgeleri, oluşan yeni dengelere ve çıkarlarına göre yeniden dizayn etmek amacı taşıdıklarını söyleyebiliriz.
Esas olarak, bu küreselleşmenin sorunlu bir şekilde devam etmesinin nedenlerinden en önemlisi; Çin gibi ülkelerin ucuz emek gücü ve neredeyse sınırsız insan kaynağına sahip olmasıdır. Çin, önlenemez bir biçimde küreselleşen dünyada ürettiği malları bütün dünyaya pazarlayabilmekte ve dünya pazarını büyük ölçüde ele geçirmiş durumdadır. Dünyayı egemenlikleri altına alan ülkeler, bunu ciddi bir tehdit olarak görmektedir.
Dünyayı bu anlayışa hazırlamak için tek egemen kültüre göre şekillendirme süreci başlatıldı. Moda, sanat, felsefe, eğitim vb. alanlarda bu anlayışı açıkça görmeye başladık. Özellikle günümüzde, dünyanın farklı kesimleri ve toplulukları bu anlayışa karşı çıkmaya başlamıştır. Örnek vermek gerekirse; İngiltere, Fransa ve Türkiye gibi ülkeler bu anlayışa karşı durmuştur. Çünkü bu ülkelerde güçlü bir ulusal ve üniter devlet anlayışı vardır. Türkiye ve Fransa gibi ülkelerde; solcular, milliyetçiler, laikler vb. birçok kesim bu küreselleşme fikrine karşı çıkmıştır. En son Avrupa Birliği Anayasası için yapılan referandumda bunu net bir şekilde gördük. Daha önce de İngiltere, Avrupa Birliği’nden ayrılmıştı.
Günümüze geldiğimizde ise güvenlik ihtiyacı en önemli mesele hâline gelmiştir. Her devletin, kendini korumaya almak için ulus-devletine sıkı sıkıya bağlanarak ittifaklar kurma peşinde olduğunu görüyoruz. Hukuk mu, ahlak mı; kimsenin umurunda değil. Güçlü olan devletler her türlü hukuksuzluğu yapabiliyor, kimse onları kontrol edemiyor; kendi çıkarları doğrultusunda istedikleri gibi hareket ediyorlar.
Küreselleşme denilen kavram oluşsa da oluşmasa da, dünyada ezilen kesimler açısından büyük bir fark yaratmadığını görüyoruz. Ezilen kesimler, ulus-devlet ideolojisi altında 200 yılı aşkın süredir baskı görmüştür. Ulus-devleti savunmak, bana göre yanlış olacaktır ve çağı yakalayamamaktır. Çünkü ulus-devletler, kendi içlerindeki farklılıkları yok ederek tekçi bir ulus yaratmak istemiştir. Baskıcı, despot ve ulusal burjuvalar tarafından yönetilen ulus-devleti, demokratik bir devlete dönüştürmek gerekir.
Küreselleşen bir dünyada, ayrı ayrı ezilen kesimi hunharca baskılayan ulus-devletler yerine; ulus-devletlerin zayıfladığı ve dünyayı yöneten tek bir egemen kesimle mücadele etmenin daha mantıklı olduğunu düşünüyorum. (Bunu söylerken, küreselleşme ile birlikte kültürlerin yok olduğu tekçi bir dünyayı savunmuyorum. Herkesin kendi kültürünü yaşayarak evrenselliği yakalamasından bahsediyorum.) Çünkü kültürel çeşitlilik, insanlığın zenginliğidir ve insanların doğallığını yaşayarak özgürleşmesidir. Kültürel çeşitliliği savunmak, ortak egemenliği beraberinde getirir. Ortak egemenlik anlayışı da kimsenin kimseyi ezmediği, hakkını yemedığı bir yöne doğru bizi götürür.
Badleieurard’ın güzel bir sözüyle bu yazımı bitirmek istiyorum:
“Dünya çılgın bir hızla ilerliyor; bu dünyaya ayak uydurmak için çılgın olmalıyız.”
Eğitimci – Sosyolog
Ahmet DAĞAR

2 Yorum
Nurettin Yiğit
09.12.2025 10:32:05
Düşünüyorum da dünyayı küresel bir pazara, kültürü de evrensel bir düzeye çıkaran BİZ olsaydık daha adil ve eşit statüde bir paylaşım yapabilir mi idik? Velhasıl-ı kelam dünyayı bir cennete çevirmek mümkün değildir ancak acıyı ve sömürüyü azaltmaya çalışmak yaşama dair umutlarımızı artırıyor elbette! İnsan, doğası itibariyle anlaşılması gerçekten zor bir varlıktır! Güncelliğini yitirmeyen bir konuya değinmiş siniz tebrikler Hocam!
Ahmet Dağar
09.12.2025 11:51:43
Çok teşekkür ederim yorumunuz için hocam