Medeniyet Çatışmasından Medeniyetlerin Tanışmasına Zoraki Yolculuk!
Makalemizde, Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" ve Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezlerine karşı, Kur'an-ı Kerim'in "Tanışasınız diye sizi kavimlere ayırdık" (Hucurât, 13) ilkesinden hareketle "Medeniyetlerin Tanışması" tezini savunmaktadır. Ortadoğu'daki güncel gerilimlerin (İran-İsrail, ABD'nin bölgesel politikaları) aslında kapitalist-hegemonyacı sistemin son çırpınışları olduğunu, küresel ekonomik çöküş ve dolar hegemonyasının sarsılmasıyla birlikte dünyanın kaçınılmaz olarak medeniyetlerin tanışmasına ve dayanışmasına zorlanacağını ileri sürülmektedir. Yazı, modern ve İslami düşünürlerin perspektifleriyle desteklenerek, insanlığın ortak geleceğini inşa etme sorumluluğuna vurgu yapmakta ve Batı'nın dayattığı karanlık geleceği reddederek, farklılıkların zenginlik olarak algılandığı bir dünya çağrısında bulunmaktadır.
Tarih ve geçen zaman gösterdi ki: Dünya, üzerinde kavga edilecek bir satranç tahtası değildir. Bilakis ilahi dokunuşun şekillendirdiği, içinde insanlık medeniyetinin inşa edildiği devasa bir "varoluş" mekânıdır.
Tıpkı Arnold Toynbee'nin "meydan okuma - karşılık verme" nazariyesinde tarihin öznesinin uluslar değil, "medeniyetler" olduğunu savunarak işaret ettiği gibi, medeniyetler yalnızca zorluklar karşısında verdikleri anlamlı cevaplarla yükselirler.
Bugün Ortadoğu'da ve bölgemizde gerçekleştirilmek istenen kapitalist-hegemonyacı sömürü hamleleri, aslında çok eskiden beri oluşturulması hedeflenen tektipçi, kalpsiz ve zorba deccalist sistemlerin son çırpınışlarıdır.
Bu noktada nsan ırkı olarak ilk elden kendimize şu soruyu sormamız doğru olur:
-Samuel Huntington'ın, insanları din ve kültür fay hatlarına ayırarak ortaya koymaya zorladığı "Medeniyetler Çatışması" tuzağına düşmek mi, yoksa bu yazıda sunacağımız "Medeniyetler Tanışması"na kapı aralamak mı isteriz? Huntington'un 1993'te ortaya attığı bu meşhur tez, aslında Soğuk Savaş sonrası dünyayı yeniden kutuplaştırma arzusunun akademik bir tezahürü veya içinde yaşayıp büyüdüğü kültürel atmosferin etkisinde kalarak ortaya koyduğu acele ile yazılmış bir yanılsamaydı.
Oysa sadece bugünün değil geçmişten bu yana sosyoloji bize, medeniyetlerin birbirleriyle çatışmaya değil, kültürel etkileşim yoluyla birbirlerini zenginleştirmeye mahkûm olduğunu fısıldamaktadır. Çatışma, sadece tartışarak diyalog içinde tanışmaya kapılar kapandığı zaman ortaya çıkmaktadır.
Diğer taraftan yine batılı düşünür Fukuyama'nın "tarihin sonu" tezine karşılık ise şunu söylüyoruz:
-Hayır, tarih tüm renkleriyle devam ediyor; ancak "heyecanı bitmiş sistemlerin" dönemi kapanmaktadır. Çünkü Yüce Allah'ın yarattığı insan ruhu, önüne geçilemeyecek kadar güçlü yapıcı bir iradeye ve durdurulamaz bir inşa potansiyeline sahiptir. Öyleyse tarih, hiçbir zaman tek tip bir medeniyetin hegemonyası altında son bulmayacak; aksine farklı medeniyetlerin dirilişiyle yeniden anlam kazanacaktır.
Her asırda olduğu gibi bugün de hakikati perdeleyerek gücü tekelinde tutmak isteyen Süfyanist-Narsist yıkıcı figürler ortada cirit atmaktadır. Walter Mignolo'nun dekolonyal perspektifle işaret ettiği gibi, içinden geçtiğimiz kaos, Batı'nın tek kutuplu hegemonyasının çöküşü ve tarih boyunca bastırılan medeniyetlerin yeniden dirilişinin sancılarından ibarettir.
Başta medya olmak üzere, olumlu uluslararası ilişkiler manipüle edilmeye çalışılıyor ve tüm insanlık yararına olacak doğru hedefi saptırmak adına her türlü hile ve desise planlanıyor.
Post-modernitenin önemli düşünürlerinden Michel Maffesoli'nin dikkat çektiği gibi, siyasi-medya elitleri ile halk kitleleri arasındaki derin uçurum, protesto hareketlerini çoğaltmakta ve "yumuşak totalitarizm"in yeni bir medeniyet krizi olarak karşımıza çıkmasına neden olmaktadır.
Günümüz dünyası, sadece sınırların veya ekonomilerin sarsıldığı bir dönemden değil, insanlık tarihinin en büyük zihinsel eşiklerinden birinden geçiyor.
Yıllardır Batılı teorisyenler tarafından dayatılan "Medeniyetler Çatışması" tezi, bugün özellikle İslam topraklarında asılsız ve çürük bir kehanete dönüştürülmek isteniyor.
Oysa Batı düşüncesinin itirafı ile ifade etmek gerekirse; Princeton Üniversitesi'nden Miguel Centeno ve ekibinin "How Worlds Collapse-Dünya Nasıl Çöküyor" başlıklı çalışmalarında ortaya koyduğu gibi, toplumsal çöküşler asla tek bir andan ibaret değildir; aksine yavaş yavaş birbirinden kopan parçaların, artık iletişim kuramaz hale gelen kurumların ve meşruiyetini yitiren elitlerin hikâyesidir.
Ancak biz biliyoruz ki, bu kaos ortamı eğer gerçekleşirse sadece yok edilmek istenen toplumları değil, bizzat proje sahiplerini de yutarak tümden dünyayı "Sıfır Noktası"na geri çevirecektir. Bundan hareketle bugün bölgemizde izlediğimiz İran-İsrail gerilimi ve ABD'nin bu denklemi yönlendirme çabası, sadece bir toprak kavgası değildir.
Terörist bir zihniyetle kurulan İsrail'in teolojik bir inatla sürdürdüğü genişleme politikası ile kadim bir medeniyet kültürünün ağır aksak temsilcisi olan İran'ın direniş hattı arasındaki çatışma, küresel ekonomik stratejileri ve yaşamsal enerji hatlarını tıkarken, insanlığın yararına olabilecek her türlü tanışma ve dayanışma adımlarını da kökten boşa çıkarmaktadır.
Bu tıkanıklık, kaçınılmaz olarak küresel ekonomik ve uluslararası ilişkilerde bir "reset"i beraberinde getirecektir. Ancak eklemek gerekir ki bu kaosun içinden çıkacak olan şey, bir tarafın zaferi değil; tüm tarafların kendi yıkıcı figürleriyle yüzleşmesi olacaktır.
Toynbee'nin uyardığı gibi, medeniyetler başkaları tarafından öldürülemezler; kendileri intihar ederler. Ve bu intihar, çoğu zaman seçkinlerin gevşeklik ve ataleti, kurumların esneksiz yapay katılığı ve değişime karşı duyulan korkulardan oluşan direnç yüzünden gerçekleşir.
Hâlbuki Kur'an-ı Kerim'in "Tanışasınız diye sizi kavimlere ayırdık" (Hucurât, 13) ayeti, bugünün sosyolojik gerçekliğiyle ne kadar da örtüşmektedir. Kültürel, jeopolitik ve insanların günlük yaşamlarını etkileyen ekonomik riskler, ülkeleri ve toplumları hiçbir zaman çatışmaya değil, aksine birlikte hayatta kalmak için yeni ortaklıklar kurmaya, tanışarak dayanışmaya itmektedir.
Elinor Ostrom'un Nobel ödüllü çalışmalarında gösterdiği gibi, bugün her bir insan ferdinin hakkı olan doğal rezerv ve su gibi müşterekler (commons) esnek, çok-merkezli ve katmanlı kurumlarla yönetildiğinde, insanlık ortak geleceğini inşa edebilir.
Bu noktada Farabi'nin "el-Medinetü'l-Fazıla"sı (Erdemliler Şehri) idealini hatırlamak gerekir; zira o, erdemli toplumun ancak bilgi, adalet ve ahlak temelinde yükselerek farklı unsurların uyum içinde yaşadığı bir medeniyet tasavvuruyla mümkün olabileceğini öğretir. Nizamülmülk'ün Siyasetname'sinde vurguladığı gibi, devletlerin bekası adaletle mümkündür ve adaletin tesis edilmediği yerde ne medeniyetler tanışabilir ne de toplumlar huzur bulabilir.
Yapılan güncel değerlendirmelere göre, bugün küresel finans sisteminin borç sarmalı ve Amerikan ekonomisinin çöküşüyle dolar hegemonyasının sarsılma eşiğinde olduğunu göz önünde tutarsak, dünyayı "Medeniyetlerin Tanışması"na zorlayan ekonomik bir zorunluluğun masada durduğunu net bir şekilde fark ederiz.
İbn Haldun'un mukaddimesinde asabiyet olarak kavramsallaştırdığı toplumsal dayanışma ruhu, artık ulus veya millet kavramları ile yerel niteliğini kaybetmiş bugün küresel ölçekte dünya vatandaşlığı yeniden diriltilmeyi beklemektedir.
Dolayısıyla bizler, Batı'nın kurguladığı o karanlık geleceği reddediyoruz. Ne bizlere içi boş emellerle dayatılan savaşa, şiddete, ölüme kanlı ganimetler uğruna taraf olacağız, ne de tarihin hiçbir döneminde görülmemiş onca nimet ve imkânları insanlığın yeniden inşası çerçevesinde "halkın yararı" anlamına gelebilecek bir demograsia zihniyeti ile fikrî de olsa kötülükle mücadele etmekten ve yıkıma karşı durmaktan vazgeçeceğiz!
Evet, bugün her toplumun küresel faydayı belki de sadece kendisine istediği bir duygu atmosferinde önderlik ve rehberlik noktasında fizikî bir birliktelikte buluşma imkânına sahip değilsek de, kısaca şu cümlelerde fikren buluşabiliriz:
"Medeniyetler, keşiflerle tasarlanıp emekle kurulur, sonrasında düşünce ve teknikle de korunur! Ancak bir sonraki adımda farklılıklar zenginlik olarak algılanarak tanışma ve dayanışma süreci gönüllere sinmezse, inşa edilen her şey kibirle yıkılır; insanlığın esamesi dahi artık yeryüzünde okunmaz hale gelir!"
Kalplerdeki kötü niyetlerin yapıcı söylemlere dönüşmesi adına dualarınızı ve duruşunuzu diri tutarak kalın sağlıcakla!
Her bijî mirovahî, her bijî rumetâ insan!

0 Yorum