Nusaybin’de Düğün Kültürü: Altın, Gösteriş ve Gençlerin Psikolojisi

Psikolog Gözüyle

Nusaybin’de büyüyenler eski düğünleri hatırlar. Sokaklara plastik sandalyeler dizilir, bir evin önü düğün alanına dönüşürdü. Komşu sandalyesini alıp gelir, çocuklar sokakta oynar, büyükler bir köşede sohbet eder, gençler halay çekerdi. Eski düğünlerde belki daha az şey vardı ama daha çok insan vardı. Daha az gösteriş vardı ama daha çok sohbet, daha çok komşuluk, daha çok samimiyet vardı. Kimin ne taktığından çok, kimin düğünde olduğu önemliydi. Nusaybin’de o eski düğünleri hatırladığımızda aslında sadece geçmişi değil, o dönemin daha sade ve doğal halini de hatırlıyoruz. Kimsenin bir başkasının düğünüyle yarışmadığı, insanların imkânı neyse onunla yetindiği zamanları… Fakat son birkaç yılda düğün kültürümüzde de gözle görülür bir değişim yaşanıyor. Sokak düğünlerinin yerini giderek salonlar alırken, sosyal medya da bu değişimin önemli bir parçası haline geldi. Artık bir düğünün nasıl olması gerektiğini yalnızca çevremizden değil, telefon ekranlarımızdan da öğreniyoruz. Gelinlikten salona, takıdan fotoğraf çekimine kadar her şey bir kıyas konusu olabiliyor. Bir süre sonra da şu sorular ortaya çıkıyor: “Onlar ne yaptı?”, “Bizim düğünümüz neden böyle olmasın?”, “Kaç altın takıldı?”, “Karşı taraf ne kadar taktı?”, “Bizim düğünümüz onlardan geri mi kalacak?” İşte tam burada düğün, kutlamadan çıkıp bir yarışa dönüşmeye başlayabiliyor. Oysa altının kendisini ya da geleneğimizi suçlamak doğru değil. Bizim kültürümüzde düğünde takılan altının önemli bir anlamı var. Yeni kurulan yuvaya destek olmak, genç çiftin yanında olduğunu göstermek, onların ilk adımlarını kolaylaştırmak… Sorun altın değil. Sorun, dayanışmanın zaman zaman gösteriş ve kıyasa dönüşmesi. Çünkü “Biz de destek olalım” ile “Biz onlardan geri kalmayalım” arasında çok büyük bir fark var. Birincisinde dayanışma var, ikincisinde baskı. Ve bu baskının en ağır tarafını çoğu zaman gençler taşıyor. Bugün gençler eğitimlerini tamamlamaya, iş bulmaya, meslek edinmeye ve kendi hayatlarını kurmaya çalışıyor. TÜİK’in 2025 verilerine göre Türkiye’de 15-24 yaş grubundaki gençlerin işsizlik oranı yüzde 15,3. 2024 verilerinde ise aynı yaş grubundaki gençlerin yüzde 22,9’unun ne eğitimde ne de istihdamda olduğu görülüyor. Bu veriler Nusaybin’e özel değil; Türkiye genelindeki gençlerin ekonomik ve eğitim koşullarını gösteriyor.  Böyle bir dönemde gençlere bir de “Düğünün çok güzel olmalı, salonun büyük olmalı, üzerinde yeterince altın olmalı, kimseye mahcup olmamalısın” baskısı eklendiğinde, evlilik daha başlamadan ekonomik bir yük haline gelebiliyor. Bir gecelik düğün için yapılan harcama bitiyor. Ama ertesi gün hayat başlıyor. Kira, ev eşyası, faturalar, ulaşım, iş, borçlar, çocuk planları… Düğün bir gün. Evlilik ise ertesi sabah başlıyor. Bu yüzden bazen kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bir gecelik düğün için ne kadar harcıyoruz ve o düğünden sonraki hayat için gençlere ne bırakıyoruz? Belki de asıl mesele burada. Bir gence daha büyük bir düğün yapmak yerine eğitimine destek olmak, meslek edinmesine yardımcı olmak, evine ihtiyaç duyduğu bir eşya almak ya da borç yükünü azaltmak çok daha uzun süreli bir destek olabilir. Çünkü gençlerin geleceğine yapılan yatırım, bir gecelik gösterişten çok daha uzun ömürlüdür. Tam bu noktada benim bir psikolog olarak üzerinde durduğum başka bir soru var: Biz gençlerimizin değerini neye göre ölçüyoruz? Bir düğünde kaç bilezik takıldığını kolayca konuşabiliyoruz. Peki bir gencin aldığı eğitimi, öğrendiği mesleği, emeğini, yeteneğini, kendi parasını kazanabilmesini ne kadar konuşuyoruz? “Kaç altın takıldı?” diye soruyoruz. Peki hiç, “Bu genç ne okudu?”, “Hangi mesleği öğrendi?”, “Kendi hayatını nasıl kuracak?” diye soruyor muyuz? Belki de artık “Eğitim bunun neresinde?” diye sormamız gerekiyor. Çünkü bir gencin hayatındaki en değerli yatırım bazen kolundaki bilezik değil; aldığı eğitimdir. Bir meslektir. Bir yabancı dildir. Bir beceridir. Kendi parasını kazanabilmesidir. Kendi kararlarını verebilmesidir. Kendine güvenmesidir. Bugün bir başka güçlü etken de sosyal medya. Eskiden insan kendi mahallesindeki düğünle kıyaslanırken bugün telefon ekranında gördüğü yüzlerce düğünle kendisini kıyaslayabiliyor. Başkasının gelinliği, salonu, takısı, fotoğrafı kendi hayatımız için bir ölçü haline gelebiliyor. Oysa sosyal medyada gördüğümüz şey bir hayatın tamamı değil. Birkaç dakikası. O düğünün arkasında ne kadar borç var, aile ne kadar zorlandı, genç çift düğünden sonra nasıl yaşayacak; bunları bilmiyoruz. Ama yine de kendi hayatımızı o görüntülerle karşılaştırıyoruz. Bir süre sonra da genç bir insan kendisine, “Ben neden onlar kadar değilim?” diye sormaya başlayabiliyor. Bu soru sadece ekonomik bir soru değil. İnsanın kendisini nasıl gördüğüyle de ilgili. Sürekli kıyaslanan bir genç zamanla kendi hayatını yetersiz, eksik veya geride hissedebilir. Başkasının sahip oldukları kendi değerinin ölçüsü haline gelebilir. Üstelik bu durum sadece gençleri değil, aileleri de etkiliyor. “Bizim çocuğumuzun düğünü eksik kalmasın.” “Millet ne der?” “Karşı taraf ne yaptıysa biz de yapalım.” Bazen bu düşünceler aileleri kendi ekonomik imkânlarının üzerinde harcama yapmaya, hatta borçlanmaya götürebiliyor. Sonra düğün bitiyor. Müzik susuyor. Misafirler evlerine dönüyor. Fotoğraflar sosyal medyada kalıyor. Ama borçlar ve hayatın sorumlulukları devam ediyor. Bu nedenle çözümün “Altın takmayalım, düğün yapmayalım, gösterişli hiçbir şey olmasın” olduğunu düşünmüyorum. Mesele geleneği yok etmek değil, yarış haline gelmesini engellemek. Aileler gençlere “El âlem ne der?” diye sormak yerine, “Siz nasıl bir hayat kurmak istiyorsunuz?” diye sormalı. Genç çiftler evlenmeden önce sadece salonu, gelinliği ve takıları değil; evlilik sonrasındaki hayatlarını da konuşmalı. Gelirlerini, giderlerini, borçlarını, çalışma hayatını, ailelerle sınırlarını ve gelecek planlarını birlikte değerlendirmeli. Akrabalar ve yakınlar destek olacaksa bu desteğin mutlaka gösterişli olması gerekmiyor. Bazen bir ev eşyası almak, bazen eğitimine destek olmak, bazen borcunu azaltmak, bazen de sadece “Yanınızdayız” diyebilmek… Bunların her biri genç bir çift için çok daha anlamlı olabilir. Ve belki toplum olarak gençlerin değerini üzerlerindeki altınla değil, hayatlarını nasıl kurduklarıyla ölçmeye başlamalıyız. Ben eski Nusaybin düğünlerini özlüyorum. Ama özlediğim yalnızca sokak düğünleri değil. Daha sade, daha doğal, daha içten bir hayat duygusunu özlüyorum. Bugün bir düğünde ne kadar altın takıldığını konuşmak çok kolay. Ama belki artık başka soruların da peşinden gitmeliyiz. Bu gençler eğitimlerini tamamlayabildi mi? Bir meslek sahibi olabildi mi? Kendi ayakları üzerinde durabiliyor mu? Kurduğu yuvayı ekonomik ve psikolojik olarak taşıyabilecek durumda mı? Çünkü bir toplumun gençlerine verdiği değer, yalnızca onların düğününü ne kadar gösterişli yaptığıyla değil, onların geleceğini ne kadar düşündüğüyle de anlaşılır. Elbette Nusaybin değişecek. Düğünler de değişecek. Salonlar olacak, sosyal medya olacak, güzel fotoğraflar çekilecek. İnsanlar imkânları doğrultusunda hayal ettikleri düğünü yapacak. Bunda yanlış bir şey yok. Ama değişirken birbirimizle yarışmak zorunda değiliz. Bir bilezik kaybolabilir. Bir düğünün fotoğrafı yıllar sonra albümde kalabilir. Bir salonun ihtişamı birkaç saat içinde bitebilir. Ama bir gencin aldığı eğitim, öğrendiği meslek, kazandığı özgüven ve kendi ayakları üzerinde durabilme gücü hayatı boyunca onunla kalır. Belki artık düğünlerin ertesi günü yalnızca “Ne kadar altın takıldı?” diye sormak yerine, “Bu gençler bundan sonra nasıl bir hayat kuracak?” diye sormanın zamanı gelmiştir. Çünkü düğün bir gün, yuva bir ömür. Ve Nusaybin’in gençlerine bırakabileceğimiz en güzel miras, daha gösterişli düğünler değil; daha güçlü, daha eğitimli, daha bilinçli ve kendi ayakları üzerinde durabilen gençlerdir.