Nusaybin’de Esnafa Örnek Olacak Bir Hikâye:

Endonezya Ticaretle Değil, Ahlâkla Fethedildi

 

Yazar:Abdulselam AYDIN 


Bugün, Türkiye’nin ve pek çok İslam ülkesinin güçlü bir dostu, kardeşi, müttefiki olan Endonezya, dünya üzerindeki en kalabalık Müslüman nüfusa sahip ülke… 280 milyonu aşkın insan “Allah birdir” diyorsa, bu büyük dönüşüm ne bir orduyla, ne bir fetihle, ne de siyasî bir müdahale ile oldu.
Hayır…
Bu, tek bir Müslüman tüccarın dürüstlüğüyle, sadece beş akçelik bir kumaşla başladı.
İşte bu yazı, o hakikatli yolculuğun hikâyesidir.


Endonezya’nın nemli limanlarında bir sabah…
Sessiz, kendi halinde bir tüccar, memleketinden getirdiği kumaşları gemilere yükleyip uzak diyarlara doğru yola koyulmuştu. Rızkı Allah’tan bilen bu adamın rotası Doğu idi. Kalbinde helal kazanç arzusu, dilinde “Bismillah” ile çıktı yola. Vardığı yer: Endonezya. Yeni bir iklim, yeni insanlar, ama aynı ölçü, aynı terazi: Adalet ve dürüstlük.

Oraya yerleşti, işine orada devam etti. Getirdiği kumaşlar kaliteliydi. Ama onu farklı kılan sadece malı değildi. Onun en değerli sermayesi: Allah korkusu ve kul hakkına duyduğu saygı idi.
“Az olsun, helal olsun.” derdi. Kârı değil, hesabı düşünürdü. Çünkü bir gün büyük hesap günü gelecekti.

Bir sabah iş yerine geç geldi. Yardımcısı yüzü gülerek onu karşıladı:
— Efendim, bugün çok güzel satış yaptım!
— Hangi kumaştan sattın evladım?
— Şu beş akçelik kumaştan.
— Kaça verdin metresini?
— On akçeye.

Adam bir an durdu. Kaşlarını hafifçe çattı:
— On akçeye mi?.. Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın evladım? Bu, bize hakkı geçmiş bir müşteridir. Hakkını yemişiz! Tanıyorsan hemen bul, getir onu.

Eleman hemen gidip müşteriyi buldu. Dükkan sahibi, müşteriyi görür görmez, mahcup bir eda ile elini uzattı:
— Hakkınızı helal edin. Size beş akçe fazla fiyatla kumaş satmışız. Bu size ait.

Müşteri hayret içindeydi:
— İlk kez böyle bir şeyle karşılaşıyorum. Beş akçelik bir mesele için mi beni arattınız?
— Bizim ölçümüz para değil beyim, bizim terazimiz kul hakkı…

Bu hadise kısa sürede kulaktan kulağa yayıldı. Dilden dile, gönülden gönüle… Öyle ki, saray kapılarına kadar ulaştı.
Kral, bu tüccarı saraya çağırttı.
— Senin yaptığını ne duyduk ne gördük. Bunun aslı nedir?
— Ben bir Müslüman’ım, dedi tüccar. Dinim bana, kul hakkını gözetmeyi, haramdan sakınmayı, doğruluğu emreder. Ben sadece inandığım gibi yaşadım.

Kral bir bir sorular sordu:
— İslam nedir? Müslümanlık nedir?

Tüccar usulca anlattı. Kalpten kalbe akan bir ırmak gibi…
Sözleri kuru bir bilgi değildi. Yaşanmıştı, içselleşmişti, kana kana hissediliyordu.

Kral, etkilenmişti. Bir süre sonra İslam’ı kabul etti. Ardından halk…


Bugün 250 milyonu aşan Müslüman nüfusu ile dünyanın en büyük Müslüman ülkesi olan Endonezya’ya İslam nasıl geldi sanıyorsunuz?
Kılıçla mı?
Zorbalıkla mı?
Hayır…

Sadece “beş akçelik” bir kumaşla.

Aslında bir kumaş değildi mesele.
Mesele: Hakkı gözetmekti.
Mesele: Helal lokmanın izini sürmekti.
Mesele: Yaşarken İslam’a şahitlik edebilmekti.

Efendimiz (s.a.v) buyuruyor:

“Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberlerle, sıddıklarla ve şehitlerle beraberdir.”
(Buhârî, Büyû’, 8)


Düşünün, bir dükkânda yaşanan küçük bir olay, bir ülkenin kaderini değiştirdi. Çünkü o tüccar, dil ile değil, hal ile tebliğ etti.
Konuşmadan da İslam’ı anlatabildi.


Bugün Biz Neyiz?

Pazarda, sokakta, işyerinde, trafikte, Eğitimde, komşulukta… Bizden İslam anlaşılıyor mu?
Bizim ölçümüz ne?
Tartımızda hak var mı?


Buradan özellikle Nusaybin esnafımıza bir çağrıda bulunmak isterim:
Zanaatkârlığınız güçlü, elleriniz maharetli…
Fakat sadece ustalık yetmez.
Üzerine bir de doğruluk eklenirse, işte o zaman hem kazancınız bereketlenir hem de kalplerde yer edinirsiniz.

Halkın esnafta aradığı; güvenilirlik, abartıdan uzak şeffaf fiyatlar, dürüst tartı, temiz ve kaliteli ürün, açık hesap kolaylığı ve güler yüzlü hizmettir.
Bunlar sadece ticaretin değil, imanın da göstergesidir.

Nusaybinli bir esnafın dükkânından çıkan müşteri
“Allah sizden razı olsun.” diyorsa,
işte o zaman İslam, dilden gönle doğru yol alır.


Hakkınızda yapılan olumsuz yorumların, önyargıların kalkması için en büyük cevap; söz değil, hal ile bir duruş sergilemektir.
Bu şehirde esnafın doğruluğu, halkın güvenini inşa eder; güven ise ticaretten çok daha kıymetlidir.

Bugün belki bir kumaş,
belki bir çift ayakkabı,
belki bir anahtar tamiri…
Fakat eğer içinde ahlâk ve dürüstlük varsa,
belki de yarın bir gönül, bir mahalle, bir nesil değişir.


Unutmayalım:

Bir beş akçelik kumaş, bir milleti Müslüman edebiliyorsa…

Nusaybin’in dürüst bir esnafı, nice kalplere nur olabilir.