Nusaybin’imizin dar sokaklarında bir ses yükseliyor; ne çocukların çıvıltısı ne de mahallenin o alışıldık sakinliği… Bu, egzozu sökülmüş bir motorun hoyrat çığlığı. Sanki sessizliğe savaş açmış gibi. Bir anda irkiliyor insanlar; kaldırımda yürüyen anne çocuğunu kolundan çekiyor, yaşlı bir amca başını çevirip iç çekiyor.

Motosiklet dediğin, aslında kolaylıktır. Dert değil, derman olmalı. Park yeri aramazsın, cebini yakmaz, seni bir yerden bir yere usulca taşır. Ama gel gör ki, bazı gençlerin elinde bu nimet, bir başkasının korkusuna dönüşüyor.

Geçen gün bir okul çıkışında durup izledim. Çocuklar yeni dağılmış, sırtlarında çantaları, bedenlerinde günün yorgunluğu… Tam o sırada iki motor, sokağın ortasında yarışır gibi geçti. Birinin tekeri yerden kesildi, diğerinin egzozu bağıra çağıra. Çocukların gözlerinde bir anlık korku… Belki de o an, birinin hayalinde motor sevgisi değil, motor korkusu filizlendi.

Mesele sadece gürültü değil. Bu, bir saygı meselesi... Trafikte arabaları sağdan soldan sıkıştırarak ilerlemek, “ben buradayım!” demek değil; “sen yoksun!” demektir. Üstelik o arabaların içinde aileler var, çoluk çocuk var; ama belli ki hiçbiri umurlarında değil. Oysa bu şehir hepimizin. Aynı yolu paylaşıyoruz, aynı havayı soluyoruz. 

En acısı da şu: Gerçek motosiklet sevdalıları, bu görüntünün altında eziliyor. Kurallara uyan, kaskını takan, sessizce yoluna giden insanlar; birkaç sorumsuz genç yüzünden “savruk/başıboş” damgası yiyor. Bir tutkunun itibarı, birkaç dikkatsizliğin gölgesinde kalıyor.

Peki çözüm nerede?

Belki de cevap sandığımız kadar uzak değil… Her şey evde başlıyor. Aileler, “gençtir, yapar!” diyerek geçiştirmemeli. Direksiyon başına geçen her çocuk, aslında büyük bir sorumluluk üstlenir. Bu sorumluluk öğretilmezse, yol onu affetmez. Zira bu yük yalnızca bir hanenin omzunda değildir. Bu sorumluluk; başta aileler olmak üzere, okuldaki öğretmenin, camideki imamın, kontrol noktasındaki polis memurunun, mahalledeki muhtarın… daha doğrusu toplum olarak hepimizin görevidir. Kanı deli akan bu gençler bizim evlatlarımız; onları kaybetmeden, kırmadan, doğruya yönlendirmek de yine bizim sorumluluğumuzdur.

Ancak mesele sadece bireyle de sınırlı değil; şehir de bu hikayenin bir parçası. Nusaybin büyürken yolları da değişmek zorunda. "İmkanlar dahilinde" yolun sağında motorlar için ayrı bir alan açılmalı. Bu, bir lüks değil; bir düzen meselesidir. Çünkü düzenin olduğu yerde güven olur, güvenin olduğu yerde huzur.

Öte yandan kurallar… Çoğu zaman sadece tabelalarda gözükse de, işin özü, bu kurallara uymanın hayatı korumak için bir gereklilik olduğunun anlaşılmasında yatıyor. Trafikteki her çizgi, her levha, bir cana dokunmamak için vardır; bireyin kendini ve başkasını güvenceye almasının yoludur. Kask ve eldiven takmak, hız sınırını aşmamak gibi basit görünen önlemler bile çoğu zaman bir hayatın kaderini belirler. Denetimlerin de bu mantığı destekleyecek şekilde biraz daha sıklaştırılması gerekir. Birkaç ciddi ve kararlı yaptırım, birçok dikkatsizliğin önüne set çeker.

Fakat bütün bunların ötesinde, daha derinde bir şey var: farkındalık... Belki de artık yerelde bir şeyler söylemenin zamanı geldi. Nusaybin’de, bu sokakların içinden çıkan gençlere yine bu sokakların diliyle seslenen kısa kamu spotları hazırlanmalı. Motosiklet kullanan gençlerin kendi hikayelerini anlattığı, bir annenin endişesini, bir çocuğun korkusunu gösteren videolar…Çünkü bazen bir görüntü, bir nasihatten daha etkili olur.

Ve en nihayetinde vicdan… Çünkü ne yasa ne ceza, insanın içindeki o “dur” sesinden daha güçlü değildir.

Nusaybin’in sokakları, gürültüyle değil; huzurla anılmalı. Motor sesi, bir korkunun değil; bir kolaylığın habercisi olmalı. 

Ve gençlik… Delikanlılık, başkasını korkutmakla değil; başkasını düşünmekle güzeldir.

Selam ve dua ile...