Öğretmeni Kime Şikayet Etmeli? CİMER’e, MEBİM’e mi; yoksa önce vicdana mı..?
Bir tuşla yapılan mesnetsiz ithamlar artık yılların emeğini gölgelemeyecek. Asılsız CİMER ve MEBİM başvurularına karşı, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 25. maddesi çerçevesinde kararlı ve tavizsiz uygulamalar hayata geçiriliyor. Asılsız ve iftira niteliği taşıyan her başvurunun hukuki mercilere intikal ettirilmesi, öğretmenleri yıpratan ve baskıya dönüşen girişimlere karşı güçlü ve kalıcı bir hukuki güvence sağlıyor.
Atalarımız, "Kelimeler, iğne ucu kadar küçük olsa da bazen bir kılıçtan daha derin yaralar açar!" derlerdi. Bugün eğitim dünyamız, bu kadim sözün en acı tezahürlerinden birini yaşıyor. Bir yanda binbir emekle fidan yetiştirmeye çalışan idealist öğretmenler, diğer yanda teknolojik kolaylıkların arkasına sığınarak bir "tık" ile hayat karartmaya çalışan dijital bir linç kültürü var.
Sosyal bilimler literatüründe "mobbing" kavramı, genellikle baskıcı bir süreç olarak tanımlanır. Ancak günümüzde öğretmenler, CİMER ve MEBİM gibi demokratik hak arama kanallarının suistimal edilmesiyle oluşan "dışsal bir mobbing" kıskacındadır. Bu durum, eğitimcinin mesleki özerkliğini zedelemekle kalmıyor; aynı zamanda eğitimin temel taşı olan "güven" iklimini kökünden sarsıyor. Oysa biliyoruz ki; okul, öğretmen, öğrenci ve veli arasında sağlanan uyumlu bir koordinasyon ve güven ilişkisi, başarının en temel anahtarıdır.
Somut bir tablo çizelim: Bir öğrencinin, düşük not aldığı ya da öğretmenin disiplinli duruşundan rahatsız olduğu için, velisini manipüle ederek sürece dâhil ettiği uydurma bir “psikolojik şiddet” iddiasıyla sistemi harekete geçirdiğini düşünün. Müfettişler geliyor, dosyalar açılıyor, öğretmen haftalarca uykusuz kalıyor. Sonuçta şikâyetin asılsız olduğu ortaya çıksa bile; o öğretmenin sınıfa her girdiğinde hissettiği, “Acaba bugün hakkımda ne uydurulacak?” kaygısı, eğitimin ruhuna vurulmuş en ağır darbedir.
Elbette burada hassas bir terazi kurmak zorundayız. Öğretmenlik, denetimden uzak bir makam değildir. Eğer bir eğitimci gerçekten mesleki etik dışına çıkıyor, öğrencisine fiziksel veya psikolojik zarar veriyor ya da görevini suistimal ediyorsa; işte o zaman CİMER ve MEBİM adaletin tecelli etmesi için en hayati kalelerdir. Haklı bir şikâyet sistemin arınmasını sağlar; ancak "husumet" kokan asılsız bir ihbar, sistemin işleyişini zorlaştırır. Haklı ile haksızı, iftira ile hakikati ayırmak sadece bir idari veya adli görev değil, bir vicdan borcudur.
İşte bu noktada hukuk, suçsuzun onurunu iade etmek ve müfteriye "dur" demek için devreye girmektedir. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 25. Maddesi, "İsnat ve iftiralara karşı koruma" başlığıyla öğretmenin şahsında aslında devletin itibarını korumaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği tarafından 29 Aralık 2025 tarihinde yayımlanan yazı ile bu hukuki koruma somut ve kararlı bir uygulama talimatına dönüşmüştür. Söz konusu yazı uyarınca; başta CİMER ve MEBİM uygulamaları olmak üzere, asılsız ve mesnetsiz suç isnatlarıyla kamu hizmetini aksatan başvurular hakkında titiz bir inceleme yapılacaktır. Soruşturma sonucunda suçsuz olduğu tespit edilen kamu görevlileri yönünden, şikâyette bulunanlar hakkında 657 sayılı Kanun’un 25. maddesi kapsamında gerekli işlemlerin tesis edilmesi ve bu hususun merkez ile taşra teşkilatında tavizsiz uygulanması kararlaştırılmıştır.
Özetle öğretmen, bir toplumun istikbalini dokuyan sessiz bir dokumacıdır. Eğer dokumacının eli "başıma bir iş gelir mi?" korkusuyla titrerse, kumaşın deseni bozulur. Gerçek kusuru olanın ayıklandığı, dürüst eğitimcinin ise baş tacı edildiği bir sistem, hepimizin ortak geleceğidir. Unutmayalım ki; öğretmeni asılsız iddiaların pençesinde korumasız bırakmak, aslında o öğretmenin yetiştireceği nesillerin ufkunu karartmaktır.
Öğretmeni şikâyet etmeden önce klavyeye değil vicdana danışmak, eğitimi korumanın en adil yoludur.
Bu süreçte öğretmenin itibarını koruyan başta Millî Eğitim Bakanlığı olmak üzere, sürece destek veren yargı mercilerine, sendikalara ve sivil toplum kuruluşlarına şükranlarımızı sunuyoruz.
Kaynak: https://www.memurlar.net/haber/1155754/ogretmenler-hakkinda-asilsiz-sikayette-bulunanlar-savciliga-bildirilecek.html

4 Yorum
Abdulselam Aydın
01.01.2026 13:38:52
Kaleminize ve vicdanınıza sağlık. Yazınız, yalnızca öğretmenlerin yaşadığı bir mağduriyeti değil; aslında bir toplumun kendi geleceğine nasıl davrandığını çarpıcı bir berraklıkla ortaya koyuyor. Özellikle “dışsal mobbing” kavramını merkeze almanız, bugünün dijital dünyasında görünmez ama yıkıcı bir baskı alanını çok yerinde tarif ediyor. Ancak bu tabloya bir pencere daha açmak gerektiğine inanıyorum: Sistemsel düzenlemeler ne kadar güçlü olursa olsun, eğitim camiasının kendi iç dayanışması zayıf kaldığında öğretmen yine en kırılgan halka olmaya devam ediyor. Ne yazık ki bugün birçok kurumda, öğretmenler ve idareciler arasında olması gereken sadakat, açık iletişim ve birbirini koruyup kollama refleksi yeterince güçlü değil. Oysa öğretmen, sınıfta yalnız bırakıldığını hissettiği anda sadece kendisi değil; eğitimin ruhu da savunmasız kalıyor. Diğer meslek gruplarına baktığımızda bu dayanışma kültürünü daha net görüyoruz. Asker, askerini yalnız bırakmaz; en zor şartta bile birbirine sırtını yaslar. Polis, meslektaşına sahip çıkar; önce kendi iç bütünlüğünü korur. Sağlık çalışanları, yoğunlukta dahi birbirlerine öncelik tanır, omuz verir. Çünkü bilirler ki zincirin en zayıf halkası kırılırsa, bütün yapı çöker. Ne yazık ki kurumlar içinde bu zincirin en zayıf halkası çoğu zaman eğitimciler oluyor. Bu nedenle mesele yalnızca CİMER, MEBİM ya da hukuki düzenlemelerle sınırlı değil. Önce okulun içinde, öğretmenler arasında; sonra öğretmen ile idare arasında güçlü bir güven ve dayanışma hattı kurulmalı. Öğretmenin arkasında duran bir idareci, meslektaşına kulak veren bir öğretmen topluluğu; dışarıdan gelen haksız rüzgârları çok daha başlamadan keser. Yazınız, öğretmenin itibarını savunurken aynı zamanda bize şu soruyu da sorduruyor: “Biz, kendi içimizde ne kadar birbirimize sahibiz?” Eğer bu soruya samimiyetle cevap verirsek, inanıyorum ki hukuki düzenlemeler de, toplumsal vicdan da çok daha sağlam bir zemine oturacaktır. Bu değerli yazı için teşekkür ederim. Farklı pencereler açan, düşündüren ve en önemlisi öğretmeni yeniden merkeze alan bu yaklaşımın çoğalması dileğiyle…
Selman GÖKÇE
01.01.2026 17:54:19
Kıymetli yorumunuz için; çok teşekkür ederim sayın hocam.
Mesut Averbek
01.01.2026 12:38:46
Hocam, bu güzel ve anlamlı yazın için yüreğine sağlık. Aslında ben de bir süredir bu konuda bir şeyler karalamayı düşünüyordum ama biliyorsun; işin içinde bir öğretmen olarak yer alınca insan bazen kalemini biraz geride tutuyor, duygularını içine hapsediyor. Senin bu yazın tam anlamıyla dertlerimize tercüman olmuş, ellerine emeklerine sağlık. Ben de senin bu kıymetli satırlarına, kendi tuttuğum notlardan birkaç ekleme yaparak bu haklı serzenişine omuz vermek isterim: Hep diyoruz ya; mağdurun sesi kısılmamalı ama iftiracının eline de bir silah verilmemeli. Burada çok hassas bir denge kurmak zorundayız. Şüphesiz ki öğretmenlik mesleğiyle asla bağdaşmayan; fiziksel şiddet, taciz ya da her türlü ayrımcılık gibi suç niteliği taşıyan şahsi kusurlar bizim "kırmızı çizgimizdir". Bu tür durumlarda öğrencimizi korumak ve sistemi bu zehirli davranışlardan arındırmak bizim en asli namus borcumuzdur. Şikâyet mekanizması, işte bu gerçek mağdurlar için adaletin tecelli ettiği bir kale olmalıdır. Ancak burada bir ayrımı da doğru yapmalıyız: İnsani bir yorgunluktan veya pedagojik bir süreçten kaynaklanabilecek, telafisi mümkün olan mesleki hatalar ile kötü niyet barındıran şahsi suçları aynı kefeye koyup öğretmeni dijital linç kültürüne "yem" etmemeliyiz. Asılsız ihbarlarla öğretmenin elini kolunu bağlamak, aslında eğitimin ruhunu hapsetmektir. Eğer bir şikâyetin sonunda "kasıtlı bir iftira" olduğu kabak gibi ortaya çıkıyorsa, o dosya sadece tozlu raflara kaldırılıp unutulmamalı. O müfteriye karşı hukuk ve sistem "dur" demeli ki, dürüst eğitimcinin onuru ve mesleki vakarımız korunabilsin. Bir de madalyonun diğer yüzü var: Aile iklimi. Evde çocuğuyla gerçek bir bağ kuramayan ebeveynler, maalesef evlatlarının ruh halinden de bihaber kalıyorlar. Çocuk, evdeki o ilgisizliği veya duygusal boşluğu doldurmak için okulda yaşadığı ufacık bir pürüzü büyüterek eve taşıdığında; aile, kendi ihmalinin yarattığı o derin vicdan azabını dindirmek için bir anda "savaşçı" kesiliyor. "Ben çocuğumun arkasındayım!" naraları, aslında çoğu zaman o ihmalin üzerini örtme çabasından başka bir şey değil. Üstelik bizler sınıfta sadece müfredat anlatmıyoruz; koca bir "hız ve haz" çağının tortularıyla savaşıyoruz. Ekran bağımlılığıyla dikkati darmadağın olmuş bir çocuğun derse odaklanamaması öğretmenin yetersizliği değil, dijital dünyanın bir sonucudur. Ailede sınır çizilmeyen, disiplinden mahrum bırakılan çocukların öfke patlamaları, sınıfta sanki "öğretmen sınıfı yönetemiyormuş" gibi bir algı yaratıyor. Oysa faturası bize kesilen bu tablo, aslında sistemin ve toplumun ortaklaşa dokuduğu bir ruh halinin yansımasıdır. Yazınla bu kanayan yaraya parmak bastığın için tekrar teşekkürler hocam. Hem öğrencinin korunduğu hem de öğretmenin elinin "başıma bir iş gelir mi?" korkusuyla titremediği bir eğitim ikliminde buluşmak dileğiyle...
Selman GÖKÇE
01.01.2026 12:54:10
Güzel yorumunuz ve değerlendirmeniz için çok müteşekkir oldum, değerli hocam.