Ölmeden Önce, Ölelim!
Âl-i İmrân Suresi'nin 185. Ayet-i Kerîmesi'nde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Her nefis ölümü tadacaktır." Bu ilahî hakikat, insanın kaçamayacağı en kesin gerçeği haber verir. Ölüm, bir son değil; ebedî hayata açılan ilk kapıdır. Onu unutan dünyaya aldanır, onu hatırlayan ise ömrünü anlamla doldurur. Bu yazı, ölümün gölgesinde hayatın gerçek anlamını birlikte tefekkür etmeye davet ediyor.
Rivayet edilir ki... Yüce Allah, ölümün yükünü önce dağlara vermiş. Dağlar bu ağır emaneti taşıyamayıp yıkılmış. Sonra nehirlere verilmiş, gözyaşından kurumuşlar. Ardından rüzgârlara emanet edilmiş, durmadan esmekten tükenmişler. Nihayet bu ağır yük insana bırakılmış. İnsan ise her kayıpta yüreği yansa da yaşamaya devam etmiş. Belki de bunun hikmeti şudur: Allah, ölümü verirken sabrı da beraberinde lütfetmiştir. Çünkü ölümün en büyük sırrı, acıyı unutmak değil; acıyla birlikte yürümeyi öğrenmektir. Zira ölüm, hayatın karşıtı değil; hayatın en sessiz ve en değişmez gerçeğidir. Asıl mesele ne kadar yaşayacağımız değil, bize emanet edilen ömrü nasıl geçirdiğimizdir.
Bir an için düşünelim...
İnsan, dünyanın geçici olduğunu gerçekten idrak edebilseydi; bugün övündüğü bedenin kısa bir süre sonra toprağa karışacağını, isminin zamanla dillerden silineceğini ve önünde sonu olmayan bir ahiret hayatının bulunduğunu bütün kalbiyle hissedebilseydi, hayatı bambaşka olurdu. Belki yemeği, içmeyi bile unutacak kadar Rab'bine yönelir, her anını ibadet ve tefekkürle geçirirdi.
Fakat ne yazık ki insanın en büyük imtihanı, ölümü unutmasıdır.
Nefsimiz bizi oyalıyor, dünya bizi meşgul ediyor. Malın peşinde koşuyor, makam uğruna birbirimizi kırıyor, yalanı sıradanlaştırıyor, haramı hafife alıyor... Ölümü ise sanki hiç gelmeyecek bir misafir gibi sürekli erteliyoruz.
Rivayet edilir ki, hayvanlar arasında en az zikirle anılan eşek bile her gün binlerce kez "Allah" lafzını andıran bir ses çıkarır. Aynı şekilde Kainattaki her varlık, kendine mahsus bir dille Rab'bini tesbih eder. Dağlar, kuşlar, ağaçlar ve rüzgârlar... Hepsi ilahî bir ahenk içinde Allah’ı zikrediyor.
Peki ya insan..?
Kendisine akıl ve irade verilmiş, sayısız nimet emrine sunulmuş... Buna rağmen dilimizi şükre, gönlümüzü zikre açmak gerçekten bu kadar mı zor?
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Ölüm hakikatini idrak edip ona göre yaşamak bize ne kaybettirir? Belki biraz hırsımız eksilir. Belki kırdığımız gönülleri onarmaya çalışır, daha az dünyayı, daha çok ahireti düşünürüz. Buna karşılık huzur, merhamet ve vicdan kazanırız. En önemlisi de, emanet olarak verilen ömrü Sahibi'nin razı olacağı şekilde yaşamaya gayret ederiz.
Çünkü ölüm, hayatın sonu değil; sonsuzluğun kapısıdır. O kapıdan hepimiz geçeceğiz. Mühim olan, ardımızda ne kadar mal bıraktığımız değil; ne kadar iyilik, ne kadar dua ve ne kadar güzel iz bırakabildiğimizdir.
Öyleyse gelin, ölümü beklemeden nefsimizi terbiye edelim; dünyaya değil, Rab'bimize bağlanalım. Çünkü gerçek diriliş, "ölmeden önce ölebilenlerin" nasibidir.
Selam ve dua ile...

0 Yorum