Ortadoğu’da Nükleer Gerçeklik: İran, İsrail ve Türkiye Üzerine Şahsi Değerlendirmem

Nükleer dengesizlik, çifte standartlar ve bölgesel barışın yeni adresi: Türkiye

 

Ortadoğu, uzun yıllardır krizlerle ve çatışmalarla anılan bir coğrafya. Bu denklemde sıkça karşı karşıya getirilen iki ülke var: İran ve İsrail. Her ikisinin de dış politikası, askeri gücü ve özellikle nükleer programı, bölgenin güvenlik mimarisini doğrudan şekillendirmektedir.

 

İran, şimdiye kadar hiçbir komşusuna doğrudan askeri müdahalede bulunmamış bir aktör olarak öne çıkarken; İsrail, tarih boyunca Lübnan, Suriye ve Gazze gibi bölgelere yönelik operasyonlar gerçekleştirmiştir. Bu durum, iki ülkenin dış politika yaklaşımındaki temel farkı net biçimde ortaya koymaktadır.

 

Nükleer alandaki tablo da benzer şekilde dikkat çekicidir. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) imza atmış, nükleer faaliyetlerinin barışçıl olduğunu vurgulamış ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) denetimine açık olduğunu defalarca dile getirmiştir. İran’ın nükleer silaha sahip olduğuna dair şu ana dek doğrulanmış bir delil bulunmamaktadır.

 

Öte yandan İsrail, NPT’yi imzalamamış ve nükleer tesislerini denetime kapalı tutmuştur. Resmî olarak nükleer silaha sahip olduğunu açıklamasa da, güvenilir kaynaklara göre 75 ila 400 arasında nükleer başlığı olduğu tahmin edilmektedir. Bu da Ortadoğu’da ciddi bir nükleer dengesizliğe işaret etmektedir.

 

Asıl Tehdit: Saldırganlık mı, Şeffaflık Eksikliği mi?

 

İsrail’in İran’a yönelik son saldırıları sadece bir ülkeye değil, tüm bölgeye verilmiş açık bir tehdittir. Uluslararası hukuku ihlal eden bu eylemlerde üst düzey bilim insanları, komutanlar, hatta çocukların hedef alındığına dair bilgiler endişe vericidir.

 

Ancak burada dikkat çekilmesi gereken bir başka önemli nokta var: Bu saldırının zamanlaması. Aynı günlerde binlerce aktivist, “Küresel Gazze Yürüyüşü” için Kahire’de bir araya gelmeye hazırlanıyordu. İsrail’in bu saldırısı, sadece İran’ı değil; küresel vicdanı, dayanışmayı ve Filistin’e yönelik destek hareketlerini bastırmaya yönelik bir algı operasyonu niteliği taşımaktadır.

 

Bu eylemler, sadece taktik değil, ideolojik bir planın parçası gibi görünmektedir. İsrail’in temel hedefi, kendi uydurma teolojik anlayışına dayanan “vaadedilmiş topraklar” idealini hayata geçirmektir. Bu idealin merkezinde yalnızca Filistin değil, Mezopotamya’dan Anadolu’ya uzanan geniş bir coğrafya yer almaktadır.

 

Türkiye’nin Stratejik Rolü ve İç Barışın Önemi

 

İsrail’in bölgedeki asıl rakibi, potansiyeli fark edilirse Türkiye olabilir. Bu nedenle Türkiye, yıllardır örtülü bir ekonomik yıpratma, terör üzerinden dengeleme ve iç siyasi istikrarsızlıklarla mücadele etmeye zorlanmaktadır. Özellikle Kürt kardeşlerimizle aramıza fitne sokularak, Türk-Kürt ayrımcılığı üzerinden içeriden zayıflatılmak istenen bir Türkiye hedef alınmaktadır.

 

Ancak bu oyunu bozmak bizim elimizdedir. Türk ve Kürt halklarının kardeşliğini pekiştirmesi, dışarıdan dayatılan çatışma senaryolarına en büyük cevaptır. Türkiye, iç barışını güçlendirdiği anda yalnızca kendi sınırlarını değil; bölgeyi de koruyabilecek bir denge unsuru haline gelebilir.

 

Uluslararası hukuka saygılı, şeffaf ve barışı önceleyen bir Türkiye; Ortadoğu’da istikrarın anahtarı olabilir. Bu yüzden sadece askeri değil, toplumsal birlik de bu süreçte stratejik bir savunma hattıdır.

 

Sonuç: Sessizlik Suç Ortaklığıdır

 

İsrail’in İran’a yönelik saldırgan tutumu ve nükleer üstünlüğü, bölgesel tehdit algısının yeniden şekillenmesini zorunlu kılmaktadır. ABD’nin koşulsuz desteğiyle hukuk tanımayan bir aktöre dönüşen İsrail, yalnızca İran’ı değil, tüm bölgeyi savaşın eşiğine sürüklemektedir.

 

Uluslararası toplumun sessizliği artık sadece pasiflik değil; bu zulmün devamına dolaylı ortaklık anlamına gelmektedir. Barış, ancak adaletin sesine kulak verildiğinde ve halkların birlikte direnme iradesiyle mümkün olabilir.

 

Türkiye’nin bu noktada tarihi bir rolü vardır. İç barışını güçlendirmiş, komşularıyla dayanışma içinde bir Türkiye; sadece bölgesel değil, küresel ölçekte dengeyi değiştirebilecek bir güce dönüşebilir.

 

Yazar: Abdulselam AYDIN