Petrol Kokusu Almış Amerikan Emperyalizmi
Amerikan emperyalizmi çoğu zaman demokrasi, özgürlük ve insan hakları söylemleriyle süslenerek sahneye çıkar. Ancak bu parlak kavramların ardında çoğu kez ağır bir petrol kokusu hissedilir. Özellikle Ortadoğu'da Latin Amerika ülkelerinde bu kokunun tesadif olmadığını göstermektedir. Amerikan dış politikasının temel motivasyonlarından birinin enerji güvenliği, kıymetli madenler ve petrol olduğunu inkar edilemez hale getirmektedir..
Petrol Kokusu Almış Amerikan Emperyalizmi
Değerli okurlarım, ABD Başkanı Donald Trump “Amerika’yı yeniden büyük yapacağım. Altın çağını yaşatacağım” dediği için seçilerek geldi. Venezuela egemen bir ulustur. ABD, onun petrol ve değerli maden rezervlerini denetim altına almayı kendisine hak olarak gördü.
Dünya’da hala demokrasi, hak, hukuk adalet var diye düşünen acaba kaldı mı bu dünya da bilmiyorum. Uluslararası hukukun tabutuna son çiviyi ABD Başkanı Donald Trump çaktı. Uluslararası hukukun üstün olmadığı sadece kuvvetlinin hukukunun geçerli bir dönemde yaşıyoruz. Amerika hiçbir kuralı tanımadan önüne geleni ezen, yutan, parçalayan korkunç bir canavar ülke haline geldi. Birleşmiş Milletler mi o bir hikâye hiçbir sözün geçmediği kendi halinde bir örgüt.
ABD Özel Kuvvetleri “Delta Force” komandoları Başkan Trump’ın emriyle Venezuela’nın başkenti Karakas’a giderek gece evinde uyuyan Başkan Maduro’ya baskın yapıp onu karısıyla kaçırarak Amerika’ya götürdü. Aslında ABD Başkanı Trump’ın Venezuela’daki bu kaçırma olayı bir korsanlıktır. Diğer bir değimle sarı korsanlıktır.
Amerikan yüzyılı gerçek yüzünü bir daha uluslararası hukuku hiçe sayarak emperyalist, zorbalık, haydutluk ve silahlı saldırganlık yaparak gösterdi. “Kan kokusu almış bir köpek balığından daha tehlikelisi, petrol kokusu Amerikan emperyalizmidir” bu söz 70 yıl önce İrlanda’lı şair Bernard Shaw tarafından Amerikan Devleti için söylemişti.
Başkan Trump “Maduro’nun da uyuşturucu kaçakçılarını yönettiğini ve onu bu yüzden kaçırttığını iddia ediyor ama gerçek amacının Venezuela petrolleri ile ülkenin değerli madenleri olduğunu bilmeyen var mı?”
Güçlülerin borusunu öttüğü zalim bir dünya!
Gerçi şunu da belirtelim Venezuela devlet başkanı Maduro 12 yıldan beri Venezuela’yı istediği gibi yönetiyor. Müteber bir başkan değildi, halkın büyük bir kesimi onu sevmiyor ve hatta nefret ediyordu. Venezuela’da asgari ücretin dört dolar seviyesinde olması halk ekonomik olarak kırılmış nüfusun üçte biri hukuksuzluk uygulamalardan ve ekonomik olarak geçinemez durumda olduğundan çeşitli ülkelere göç ettiler. Ne olursa olsun ABD’nin Madura’ya yaptığı haydutluktur. Amerika’nın Ortadoğu’daki küçük ortağı İsrail’de bundan geride kalmış değil. İsrail haydutluğun Filistin’de özellikle Gazze’de yoksul ve savunmasız insanlara ölüm yağdırmaya devam ediyor.
Dünyanın birçok coğrafyasında patlayan her kriz, yükselen her duman ve dökülen her kan, aynı soruyu yeniden akıllara getiriyor: Bu savaşın, bu darbelerin, bu istikrarsızlığın arkasında ne var? Çoğu zaman cevap, haritaların altındaki siyah sıvıda (petrol) gizli oluyor. Amerikan emperyalizmi, uzun yıllardır “demokrasi”, “özgürlük” ve “insan hakları” söylemleriyle ambalajlanmış; fakat özünde petrol kokusu sinmiş bir küresel tahakküm düzeni inşa etti.
Bugün dünyada anti-emperyalist söylemlerin yeniden güç kazanması tesadüf değildir. Halklar, “özgürlük” söylemiyle gelen tankların, “barış” adına atılan füzelerin ardındaki petrol kokusunu artık ayırt edebilmektedir. Gerçek güvenlik, başka ülkelerin kaynaklarını kontrol etmekte değil; adil, eşit ve egemenliklere saygılı bir dünya düzeni kurmaktadır.
Amerikan emperyalizmi, kendisini hangi kavramlarla süslerse süslesin, ardında bıraktığı iz değişmemektedir: kan, yıkım ve petrol. Tarih, bu çelişkiyi not düşmekte; halklar ise er ya da geç bu kokunun kaynağını sorgulamaya başlayacaktır.
Köşenin Sözü :”Bir deliye kılıç vermek ne kadar tehlikeliyse, ahlaksız bir insana güç vermek de kadar tehlikelidir.” (Pisagor)
Abdulbaki Akbal

2 Yorum
ABDULBAKİ AKBAL
10.01.2026 11:06:40
Sayın değerli hocam, yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Yorumunuza özetle şunu ifade edeyim. Birinci derecede işgallerin ve haksız savaşların temelinde "petrol kazanımı" olduğunu kolaylıkla ayırt edebiliyoruz. Enerji Güvenliğini sağladıktan sonra güç savaşımı verdikleri görülmektedir. Emperyalist ülkelerin hedefinde ekonomik çıkar sürekli ön plandadır. Güç kazanmaları için sürekli sömürü alanları bulmak zorundadırlar...Ortadoğu coğrafyasına bakıldığı zaman 22 Arap ülkesi neden neden birbirinden ayrıştırıldı. Hepsi aynı kültür, aynı dil ve aynı tarihe sahip oldukları görülüyor. Ama emperyalistler tarafından hem kuvvetten düşürmeleri hem de kolay lokma olmaları açısından bölük pörçük etmişlerdir. Bunu asıl sebebi arştırıldığında çok cüzi bir bedelle petrol elde etmeleridir. Amerika emperyalizmin bu son Venezuele olayı da asıl hedef petrol olduğu bariz bir şekilde görülmektedir. Nihayetinde Madur'o teslim alındıktan sonra yerine geçen Rodriguez yılda 300 milyon varil petrol verme taahhüdünde bulundu...
Abdulselam Aydın
10.01.2026 10:20:44
Kalemine sağlık üstadım Bu yazıya başka bir yerden bakmak mümkün: Sorun yalnızca Amerikan emperyalizmi ya da petrol değildir. Asıl mesele, dünyanın artık güçle sınanan bir ahlak krizine girmiş olmasıdır. Bugün uluslararası ilişkiler, hukukun değil algının, ahlakın değil çıkarın, hakikatin değil gücün belirlediği bir sahneye dönüşmüş durumda. Güçlü olan, yaptığı her eylemi bir gerekçeyle süsleyebiliyor; zayıf olan ise ne yaşarsa yaşasın “meşru” sayılıyor. Bu durum, tek bir ülkenin değil, tüm küresel sistemin ortak ayıbıdır. Dikkat edilirse artık savaşlar “savaş” diye adlandırılmıyor. İşgaller “istikrar operasyonu”, kaçırmalar “güvenlik müdahalesi”, ambargolar ise “demokrasi baskısı” olarak sunuluyor. Dil değiştikçe vicdan da uyuşuyor. Asıl tehlike tam burada başlıyor. Venezuela örneği, bize şunu net biçimde gösteriyor: Bir ülkenin yöneticisinin kötü olması, o ülkenin egemenliğini geçersiz kılmaz. Bir halkın yoksul olması, başka bir gücün onu “düzeltme” hakkı olduğu anlamına gelmez. Aksi halde dünyada hiçbir ülke güvende değildir. Burada asıl sorgulanması gereken soru şudur: “Gücü elinde tutanlar, gerçekten daha ahlaklı mı?” Tarih bize bunun cevabını defalarca verdi. Güç, çoğu zaman insanı yüceltmez; aksine, sınanmamış bir karakteri açığa çıkarır. Bugün yaşananlar, petrolün değil, denetlenmeyen gücün kokusudur. Bir diğer önemli nokta da şudur: Bu düzen sadece bombalanan ülkeleri değil, bombayı atan toplumları da zehirler. Hukuksuzluğu normalleştiren bir devlet, kendi içinde de adalet duygusunu aşındırır. Dışarıda “hak” çiğneyen, içeride de hukuku araçsallaştırır. Emperyalizm, sadece hedef aldığı coğrafyaları değil, uygulayıcıyı da çürütür. Bu nedenle mesele “Amerika karşıtlığı” ya da “başka bir süper gücü desteklemek” değildir. Asıl mesele, insanlığın ortak bir ahlaki zemin kaybediyor olmasıdır. Bugün mazlumu savunurken yarın zalimleşebilen bir dünya düzeniyle karşı karşıyayız. Gerçek çözüm; yeni bloklar, yeni silahlar ya da yeni güç merkezleri değildir. Gerçek çözüm; hukuku güçlülerin sopası olmaktan çıkarıp, zayıfların güvencesi haline getirebilmektir. Aksi halde sadece aktörler değişir; kanın rengi, yıkımın dili ve petrolün kokusu aynı kalır. Ve tarih, her zaman olduğu gibi şu notu düşer: Güç geçicidir, fakat adaletsizliğin utancı kalıcıdır.