Samson ve Delilah Hikâyesi
Samson ve Delilah hikâyesi, fanatik Siyonistlerin benimsediği “Samson Seçeneği” adını verdikleri yok oluş stratejisinin temel dayanaklarından biri olarak kabul edilir. Bu strateji, İsrail’in yok olması hâlinde tüm bölgeyi nükleer bombalarla yok etmeyi hedefler. Yazı, bu zihniyetin arka planını, tarihi örnekler ve güncel siyaset üzerinden tartışarak, mazlum halkların ölüm korkusuna rağmen asla boyun eğmeyeceklerini ve direnmeye devam edeceklerini ortaya koyar. Yazı, tarihte nice büyük güçlerin yıkıldığını ve direnişin insanlık onurunun evrensel bir parçası olduğunu güçlü bir şekilde vurgular.
Samson ve Delilah Hikâyesi
Samson ve Delilah hikâyesi, Eski Ahit'te (Tevrat), ihanet, güç ve intikamla örülmüş bir öyküdür. Delilah ve Samson birbirlerini büyük bir aşkla severler. Fakat Samson, Delilah’ın kız kardeşi Semadar’a da âşık olur ve bu, Delilah’ın derin bir öfkeye kapılmasına yol açar. Samson, tıpkı Herkül gibi kudretiyle meşhurdur. Öyle ki elleriyle bir aslanı öldürebilecek kadar güçlüdür. Fakat Samson’un Semadar’a duyduğu aşk Delilah’ın gözünde affedilemez bir ihanettir. Delilah, Samson’un gücünün sırrını öğrenmeye karar verir. Cazibesini, kurnazlığını ve bütün fettanlığını kullanarak Samson’u konuşturur. Samson, Delilah’a gücünün saçlarında gizli olduğunu söyler. Bir gece, Delilah Samson’u kendi koynunda uyutur ve saçlarını keser. Samson artık zayıf düşmüştür ve Delilah onu düşmanlarına teslim eder. Düşmanları, Samson’un gözlerine mil çeker ve onu kör ederler. Prangaya vurulan Samson, bir değirmen taşını çevirmeye mahkûm edilir.
Zaman geçer ve Delilah yaptığına pişman olur. Samson’u hâlâ sevdiğini itiraf eder. Onu düşmanlarının elinden kurtarır ve büyük bir şölenin düzenlendiği tapınağa götürür. Samson, Tanrı’dan son bir defa eski gücüne kavuşmayı diler. Saçları biraz uzamış olan Samson’a Tanrı tekrar eski gücünü bahşeder. Samson, tapınağı ayakta tutan iki sütunu elleriyle kavrar ve tüm gücüyle itmeye başlar. Düşmanları bu manzaraya kahkahalarla gülerler. Fakat sütunlar çatırdayarak yıkılır, tapınak yerle bir olur. Samson’un bütün düşmanları ve Delilah da bu yıkıntıların altında kalarak can verirler. Hikâye burada son bulur.
Samson Seçeneği ve Siyonist Stratejinin Yansıması
Peki, bu hikâye neden önemlidir? Çünkü bu hikâye, fanatik Siyonistlerin zihin dünyasında çok özel bir yere sahiptir. Onlar bu öyküyü bir devlet politikası haline getirmişlerdir. “Samson Seçeneği” dedikleri stratejiye göre, İsrail eğer bir gün yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalırsa, tüm nükleer bombalarını kullanarak kendileriyle birlikte bölgedeki bütün düşmanlarını da yok edeceklerdir. Onlar, "Biz yok olurken Ortadoğu’yu da yakarız" düşüncesini açıkça ifade ederler. Bu akıl, aslında kendi yok oluşunu da göze alacak bir fanatizmin ürünüdür.
Bu anlayış yakın zamanda İsrail’in aşırı sağcı Bakanı Amihai Eliyahu tarafından da yüksek sesle dillendirilmiştir. Gazze savaşının başında, Gazze'yi nükleer bombalarla yok etme teklifinde bulunmuştur. Ancak başbakan Benjamin Netanyahu, İsrail’in henüz "Samson seçeneğine" başvuracak bir durumda olmadığını söyleyerek, bu bakanı kabine toplantılarından men etmiştir. Fakat bu yaşananlar, Samson hikâyesinin İsrail’in aşırı sağcı kadrolarında nasıl bir stratejik saplantıya dönüştüğünü açıkça göstermektedir.
Öte yandan İran’ın nükleer programına bakışlarındaki çifte standart da dikkat çekicidir. ABD, İsrail ve müttefikleri yıllardır İran’ın nükleer programının "barışçıl olmadığını" ileri sürerek müdahaleleri meşrulaştırmaya çalıştılar. Oysa İran henüz nükleer silaha sahip olmadığı halde yıllardır abluka ve askeri tehdit altındadır. İsrail’in ise resmen açıklanmayan ancak herkesin bildiği güçlü bir nükleer cephaneliği vardır ve bu, Batı tarafından her zaman görmezden gelinmektedir. Bu ikiyüzlü yaklaşımı bir kenara bırakalım. Esas mesele şudur: Bu müstekbirler, gerçekten de dünyaya böylesine kaba bir güç dengesiyle ayar verebileceklerini sanıyorlar mı?
Fanatizmin Yanılgısı, Direnişin Evrenselliği ve Tarihin Kaçınılmaz Sonu
Fanatizmin en büyük açmazı öngörüsüzlüktür. İsrail’in kurucu liderlerinden David Ben Gurion bir keresinde şöyle demişti:
"Biz bu devletimizi kurmak için katliam yapacağız. Yerinden ettiğimiz halkın yaşlıları zaten ölecek. Çocuklar ise zamanla bu yaşadıkları trajediyi unutacaklar."
Bu nasıl büyük bir yanılgıydı!
Bugünün fanatik Siyonistleri de hâlâ aynı yanılgıya kapılmış durumdalar. Ellerinde nükleer bomba seçeneği olduğu için mazlum halkların her zaman boyun eğeceğini zannediyorlar. Sanıyorlar ki öldürdükleri, sürgün ettikleri, işkence ettikleri, kutsallarını aşağılamaktan çekinmedikleri insanların sırf ölüm korkusundan dolayı sessiz kalacaklarını ve bu yapılanları kabulleneceklerini düşünmektedirler.
Oysa Filistin, Lübnan, Yemen ve İran Halklarının onurlu direnişi, Müslümanların kıyameti bile göze alarak böyle bir zillete boyun eğmeyeceklerini göstermiştir. Bu, sadece İsrail ve Filistin meselesi değil; bu, ABD ve İsrail merkezli sömürü düzeninin Ortadoğu'da sarsılmaya başladığının da işaretidir. Bu düzen, artık geri dönüşü olmayacak şekilde yıpranıyor. Mazlum halklar hiçbir zaman bu nükleer tehditlere teslim olmadı, olmayacak. Çünkü bu insanlar şunu çok iyi biliyorlar: Biz sadece üzerimize düşen direniş görevini yaparız, sonucu Allah’a bırakırız. Bu tavır Kur’an’da şöyle özetlenir: "Biz Allah için savaşıyoruz, zafer de O’ndan, yenilgi de." (Âl-i İmrân 126)
Emperyalistler, dünyayı gerçekten kıyamete sürükleyebileceklerini düşünmüyorlar aslında. Fakat bu korkuyu büyüterek mazlum halkların bilincine şu fikri yerleştirmeye çalışıyorlar: "Bu düzen yıkılmaz. Bu sistem sonsuza kadar devam edecek."
Asıl hedefleri, ezilenlerin direnme azmini kırmak. Fakat tarih, bilim ve iman bunun böyle olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Nice yıkılmaz sanılan imparatorluklar, nice sarsılmaz sanılan sistemler yerle bir oldu.
Bu sadece Müslümanlara özgü bir direniş değil. Dünyanın dört bir yanında ezilen halklar, tarih boyunca zalimlere karşı direnmeyi seçtiler. Hindistan’da İngiliz emperyalizmine karşı direnen Gandi, Vietnam’da Fransız ve Amerikan işgaline karşı direnen Ho Chi Minh, Güney Afrika’da apartheid sistemine karşı direnen Mandela... Hepsi, baskıya karşı direnişin evrensel bir insan hakkı olduğunu gösterdiler.
Ezilenlerin bu direnişi zaman zaman o kadar güçlü bir öfkeye dönüşür ki, meşhur bir komünist bunu şu sözlerle dile getirmiştir: "Kapitalizm için parlayacak ise güneşi bile söndürürüz."
Bu cümle aslında şu gerçeği anlatır: Ezilen halkların direnişi öyle bir noktaya gelir ki, artık onlar için ölüm bile bir korku değildir. Bu sadece ideolojik bir söylem değil; bizzat yaşanmış tarihin gerçeğidir.
Bugün de aynı noktadayız. Ezilen halklar, Müslümanlar ve tüm dünyadaki mazlumlar, üzerlerine düşen direniş görevini yapıyorlar. Hiçbir nükleer tehdit, hiçbir kıyamet senaryosu onların iradesini kıramayacak. Çünkü tarih, zalimlerin değil, direnenlerin yanındadır.

4 Yorum
Hatice Uslu
19.07.2025 11:18:16
Kalemine saglık Mesut hocam ???????? gerçekten farklı bir bakış açısı ile işlenmiş güzel ve bilmediğim bir hikaye ..
İdris el Hakkani
18.07.2025 13:49:00
Emeğine sağlık hocam farklı düşünuyor olsamda bu yazı bana bilmediklerimi ögretti.
Mervan
18.07.2025 08:20:41
Insanoğlunun elindeki gücü Orantısız dengesiz ve zalimce ahlak dışı kullanması güç zehirlenmesine yol açar ki bu da onu zamanla felakete yıkıma götürür düşüncesindeyim. kur'an-ı Kerim'in değişik ayetlerinde Üzülmeyin görüşemeyin inanıyorsanız Zafer sizindir ya da kafirler istemeseler de Allahu Teala Nurunu tamamlayacaktır gibi ayetlerin geçtiği kur'an-ı Kerim'le beslenen bir toplumda hiçbir zaman umut kesilmez.
Abdulselam Aydın
10.07.2025 00:53:20
Çok güzel bir köşe yazısı olmuş tam ibretlik. Ben de farklı bir pencereden bakmak istiyorum. Samson’un hikâyesi genelde güç, ihanet ve intikam üzerinden anlatılır. Ama bana göre bu hikâye sadece bir milletin politik stratejisine değil, insanın zaaflarına da dair çok şey söylüyor. Samson fiziksel olarak çok güçlü ama duygusal olarak o kadar da sağlam değil. Sevdiği bir kadına güvenip her şeyini anlatıyor ve sonunda bu güven onu yıkıma götürüyor. Bu bana şunu düşündürüyor: Asıl tehlike bazen dışarıdan değil, içeriden geliyor. Güçlü olduğunu düşünen insanların en büyük açığı, zaaflarını görememeleri. Bugün dünyayı yöneten bazı güçlerin de benzer bir körlüğe kapıldığını görüyoruz. Ellerindeki silahlar ya da teknolojiler onlara dokunulmaz olduklarını düşündürüyor ama aslında kendi sonlarını da hazırlıyor olabilirler. Samson’un hikâyesi, sadece eski bir masal değil. Gücün, eğer vicdanla ve akılla dengelenmezse nasıl felakete dönüşebileceğini anlatan evrensel bir uyarı gibi geliyor bana. Bu derinlikli bakışı bize hatırlattığı ve hikâyeyi günümüzle bu kadar güçlü şekilde buluşturduğu için Mesut Avarbek Hocam’a gönülden teşekkür ederim. Yazınız ilham vericiydi.