Her insan, yaşamı boyunca birden fazla statüye sahiptir. Bir kişi evinde anne ya da babadır; anne ve babasının yanında evlattır; iş yerinde yönetici, öğretmen, doktor, işçi veya memurdur; arkadaş çevresinde ise bir dosttur. Bu nedenle statü, insanın kim olduğunu değil, hangi sorumluluğu üstlendiğini gösterir. Toplumsal düzenin sağlıklı işleyebilmesi için bu görev paylaşımı zorunludur. Ancak görevlerin farklı olması, insanların değerinin farklı olduğu anlamına gelmez.

Tarih boyunca statüye yüklenen anlam her zaman bugünkü gibi olmamıştır. Eski Hint medeniyetindeki kast sistemi bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. İnsanlar doğdukları sınıfın dışına çıkamaz, sahip oldukları statü yaşamları boyunca değişmezdi. Benzer anlayışlar Antik Çağ’da ve Orta Çağ’da da görülmüş; kralların, soyluların ve din adamlarının ayrıcalıkları nesilden nesile aktarılmıştır. İnsanların bilgi ve yeteneklerinden çok doğdukları aile belirleyici olmuştur.

Oysa hiçbir insan doğacağı aileyi, ten rengini, cinsiyetini ya da doğacağı coğrafyayı seçemez. Doğuştan gelen özellikler üstünlük sebebi olamaz. Gerçek üstünlük; dürüstlükte, emekte, üretkenlikte, adalette ve insanlıktadır.

Aydınlanma Çağı ile birlikte eğitimin yaygınlaşması, hukukun gelişmesi ve demokratik değerlerin güçlenmesi, statü anlayışını da değiştirmiştir. Modern toplumlarda doğuştan gelen ayrıcalıkların yerini liyakat almaya başlamıştır. İnsanların bilgi, emek, yetenek ve sorumlulukları doğrultusunda görev üstlenmeleri, toplumsal gelişmenin temel şartlarından biri hâline gelmiştir.

Bugün gelişmiş toplumlara baktığımızda statülerin hâlâ var olduğunu görüyoruz. Çünkü statüsüz bir toplum düşünülemez. Doktorun, öğretmenin, çiftçinin, işçinin, mühendisin, hâkimin, sanatçının ve temizlik görevlisinin olmadığı bir toplum yaşayamaz. Her biri toplumun vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu nedenle statüler arasında görev farklılığı olabilir; ancak insanın değeri bakımından üstünlük olmamalıdır.

Asıl sorun, statünün amacından uzaklaşmasıyla başlar. Makam ve unvanlar, topluma hizmet etmenin aracı olmaktan çıkıp kişisel güç ve ayrıcalık elde etmenin yolu hâline geldiğinde toplumsal denge bozulur. İnsanlar kişiliğe değil makama, bilgiye değil nüfuza, emeğe değil koltuğa değer vermeye başlar. Böyle bir anlayış zamanla adalet duygusunu zayıflatır ve toplumsal güveni sarsar.

Oysa hukukun üstün olduğu toplumlarda makamlar ayrıcalık değil, sorumluluk ifade eder. Hiç kimse kanunların üzerinde değildir. Güçlü kurumlar, kişileri değil ilkeleri korur. Böyle toplumlarda insanlar makama değil, görevin hakkıyla yerine getirilmesine saygı duyarlar. Çünkü bilirler ki makamlar geçicidir; kalıcı olan dürüstlük, adalet ve güven duygusudur.

Toplumların gelişmesinde ekonominin de önemli bir yeri vardır. Temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan bireylerin bütün enerjilerini yaşam mücadelesine ayırmaları doğaldır. Bu nedenle ekonomik adalet, yalnızca refahın değil, toplumsal huzurun da temel şartlarından biridir. Ancak ekonomi tek başına yeterli değildir. Güçlü bir hukuk sistemi, nitelikli eğitim, fırsat eşitliği, şeffaf yönetim anlayışı ve liyakat kültürü ekonomik gelişmeyle birlikte ilerlediğinde sağlıklı bir toplum inşa edilebilir.

Ekonomik adaletin zayıf olduğu toplumlarda ise makamlar bazen hak edilmiş bir sorumluluk olmaktan çıkarak ekonomik güvence ve güç elde etmenin aracı olarak görülebilir. Böyle durumlarda liyakat geri plana itilir, kişisel ilişkiler öne çıkar ve toplumun adalet duygusu yara alır. Bu yalnızca kurumlara değil, insanların birbirine olan güvenine de zarar verir.

Bu konuda yıllar önce yaşadığım küçük bir olay bana önemli bir ders vermişti. Çocukluk yıllarımı birlikte geçirdiğim bir arkadaşım zamanla önemli bir göreve gelmişti. Kendisini ziyaret ettiğimde ona, “Sen hangi makamda olursan ol, benim gözümde önce arkadaşımsın. Elbette görevine saygı duyuyorum; fakat dostluğumuz makamların üzerindedir.” dedim.

Yanımızda bulunan bir kişi ise, “Artık öyle düşünmemelisin. O şimdi yüksek bir makamda.” diyerek makamın insanı değiştirdiğini ima etti. Ben sadece gülümsedim. Çünkü o gün anladım ki değişen arkadaşım değil, insanların makama yüklediği anlamdı. Oysa insanı büyüten makam değildir; makamı değerli kılan insandır.

Gerçek liderlik, makamın arkasına saklanmak değil; makam olmadan da saygı görebilmektir. İnsan görevinden ayrıldığında geriye yalnızca karakteri kalır. Eğer insanlar onu hâlâ sevgi ve saygıyla anıyorsa, gerçek statüsünü makamı değil, insanlığı kazandırmıştır.

Belki de bugün kendimize şu soruyu samimiyetle sormamız gerekiyor: Biz insanlara gerçekten kim oldukları için mi değer veriyoruz, yoksa sahip oldukları unvanlar için mi?

Şimdi bir an için farklı bir toplum hayal edelim. Hiç kimsenin açlık ve yoksulluk endişesi yaşamadığı, hukukun herkese eşit uygulandığı, eğitimin fırsat eşitliği sunduğu, liyakatin esas alındığı bir ülke düşünelim. Böyle bir toplumda insanlar birbirlerini makamlarına göre mi değerlendirir; yoksa dürüstlüklerine, ahlaklarına ve kişiliklerine göre mi?

Kanaatimce gerçek medeniyet, insanların makamlarından dolayı korkulduğu değil; karakterlerinden dolayı saygı gördüğü toplumlarda yeşerir. Çünkü statüler toplumun düzeni için vardır; insanların birbirine üstünlük kurması için değil.

Sonuç olarak, statü toplumsal hayatın vazgeçilmez bir unsurudur. Ancak hiçbir makam, hiçbir unvan ve hiçbir görev insanın öz değerinden daha üstün değildir. İnsanları yücelten sahip oldukları koltuklar değil; adaletleri, vicdanları, tevazuları ve topluma bıraktıkları güzel izlerdir.

Unutulmamalıdır ki güçlü toplumlar, makamlarını yücelten insanlarla değil; insanı yücelten değerlerle ayakta kalır. Bir insanın gerçek statüsü, oturduğu makam değil; arkasında bıraktığı güven, adalet ve güzel hatıralardır.

 

Saygılarımla.

 

Ahmet Dağar
Eğitimci – Sosyolog