TÜKETME KÜLTÜRÜ

Yaşadığımız dünyada asırlar öncesine göre çok şey değişti. Bir önceki kuşağın insanları, yeni nesli tanıyamadıklarını, çok farklı gördüklerini söylüyorlar. Aslında yeni nesil de bir önceki nesli, “Bunlar ne biçim bir hayat yaşamışlar.” diye eleştiriyor.

Çok şey değişti dünyada; ancak bu değişim içerisinde bugün “Bu nedir ya Rabbi!” dedirtecek kadar farklı bir gelişme daha oldu. Para harcamak lezzet haline geldi, “harcama kültürü” diye bir kültür oluştu.

Elbette insanoğlu dünyada bulunduğu ilk zamandan beri para harcıyor, alışveriş yapıyor; ama insanların ellerindeki parayı mendillere sarıp, o mendili de bir daha düğmeleyip, onu da göğsünden içeri koyup sonra kuşağıyla iyice bağlayıp “Aman düşürürüm.” diye merak ettikleri zamanlardan, şimdi elindeki parayı harcamak için gün ayıran bir nesle geldik.

Para harcama işi diye bir iş var bu dünyada. Keşke bu kadarla kalsaydı! Olan parasını harcıyor mu? Harcıyor. Tamam, kendi bileceği iş diyecektik. Ama başka bir sorun daha var: Olmayan parayı harcama zevki var. Para yok! Elde değil, avuçta değil, kazanma ihtimali yok ama onu harcıyor. Olmayan yemeği kaşıkla yemek gibi bir şey bu.

Birinden, “Filan gün size geleceğiz.” diye randevu istiyorsunuz. “Biz o gün alışverişe çıkacağız.” diyorlar. Alışverişe çıkmak haram bir şey değil, elbette eksik varsa alınır; ama yeni alacağınız şeyi koymaya yer yok! Üstelik 6 kişilik aile topluca gidiyor. Ne alacaksınız? Mutfağa ait bir şey alacaksanız çocuklar neden sizinle geliyor? Gittikleri şey yok aslında. Alışveriş merkezinin adı “alışveriş”, yaptıkları iş “para tüketme işi”.

“Varsa paran harca, yoksa paran yine harca, sonra… sonra bakarız.”

Altı kişilik aile gidiyor, aldıkları birkaç küçük poşet. Küçücük poşetler, büyük ambalajlar… Ama aç ambalajı: aç, aç, aç… İçinden bir toka çıkıyor! Fabrikaya gidip bu tokayı bana yapın desek iki saatte yapılır, ama satın almaya gidince 6-7 saat harcanıyor.

Böyle bir hayat yaşıyoruz. “Tüketme kültürü” denilen bir hastalık peyda oldu.

“Varsa paran harca, yoksa paran yine harca, sonra… sonra bakarız.”

18 yaşından gün alan, nüfus cüzdanı alır gibi kredi kartı alıyor. 20 yaşına gelmemiş gençler, cüzdanlarını açıyor, koleksiyon gibi kart var içinde. Borç yiğidin kamçısıdır ama yiğidin zevk aldığı şey değildir.

Birleşmiş Milletler teşkilatı güya köleliği kaldırdı. İnsanları bankaların kayıtlı, imzalı kölesi haline getirdiler. Kölelik, Afrika’dan getirilen insanların gemilerle taşındığı bir sistem olmaktan çıktı; ama insanların evlerinin, arabalarının, hatta mutfaktaki buzdolaplarının, fırınlarının bankaya hacizli olduğu bir zamana taşındık.

Mel’un Yahudi’nin Mescid-i Aksa’yı işgal etmiş olmasını, orada mümin kardeşlerimizi öldürmesini afetlerin en büyüğü olarak görüyoruz. Ama başımıza gelen musibet sadece bu değil! Zihinlerimizin kapitalist hale gelmiş olması, borçla yaşamak, bir bankanın ipoteği altında hayat sürmek de Mescid-i Aksa’nın işgal edilmesi kadar büyük bir afettir.

Abdesti, guslü öğrendiğimiz gibi para harcamayı da öğrenmemiz lazım. Müslümanlık sadece gösterirken değil, alışveriş yaparken de Müslümanlıktır.

Dünya üzerinde hayat, hangi dinden olursan ol, para üzerinden dönüyor. İnsanlar para için can veriyor. Hayat demek para demek, para demek can demek. Bu kadar önemli bir şeyi, abdestten veya namazdan daha mı basit göreceğiz?

Namazda Rabbimizin huzurundayız da, para harcarken kimin huzurundayız? Kesinlikle bizim paramız da namazımız gibidir. Haram para kazandığın, haram yediğin zaman namazın kabul oluyor mu? Namazın abdesti gibi bir şeydir helal kazanmak.

Biz mutedil (dengeli) bir ümmetiz. Maaşımıza göre bir hayat standardı kurmayı niye beceremeyelim ki? Biz, Muhammed Aleyhisselam’ın hadislerini dinlemiş bir ümmet olarak, maaşa göre bir hayat standardı kuramıyorsak; yani ayağını yorganına göre uzatamıyorsak, bu dünyada kim iktisatla yaşayabilir?

Hem “Ahiret için varız.” diyeceğiz, hem de sadece dünya için yaşıyor gibi olacağız. Rabbim bunun hesabını sormaz mı bizden?

Neden kadınlarımız “Bu eskimedi henüz, gerek yok buna.” demesinler? Mümin annenin, mümin eşin özelliği bu değil midir? “Yavrum, evimizdeki gıda bitmedi, markete gitmeye gerek yok!” niye demeyelim?

Neden stokhaneye dönmüş mutfaklarımız olsun? Savaş olsa, iki ay markete muhtaç olmayacağımız erzağımız var dolaplarda. O kadar ki, yemekten hastalandık; yiyememekten değil!

Eşyamızı koyacak yer bulamadık. 3 yaşındaki çocuğun eşyalarını koyacak yer bulamıyoruz. Bunun için 3 yaşındaki çocuğun gardırobu var.

Cenazelerde verilen yemeklerdeki müsrifliğin hesabını sorsa Allah, yandık Kıyamet Günü! Adam ölmüş, biz oturup ziyafet çekiyoruz. Şeytan ne hale getirmiş bizi!

Ve bunu yapan evlat da “vefalı evlat” oluyor: “Arkasından babasına ne ziyafet çektiler!”

Düğünlerdekini söylemeye gerek yok zaten. Midelerimiz harap oldu yemek içmekten. Giyim tutkumuzdan dolayı borç harç içinde kaldık. Evlerimiz ihtiyacımızı görmek için değil, forsumuzu tatmin etmek için para yatırdığımız merkezlere döndü.

Ümmet-i Muhammed; nereden kazandığını, nasıl harcadığını ve hesap vermeyi düşünerek yaşayan ümmettir.

Nefes nefes hesap vereceğiz de kuruş kuruş hesap vermeyecek miyiz Allah huzurunda?

 

“İsraf edenler, şeytanın kardeşleridir.” (İsra, 27)

 

Biz Rabbimizin nimetlerini kendimize kısıtlayamayız, bu da suç olur. Hiç et yemeyen bir aile, paraları olmadığı için yemiyorlarsa sorun yok; ama pintiliklerinden dolayı ayda 100 gram et alıp yemiyorlarsa, bunu da Allah sorar.

 

 

Eğitimci-Yazar İbrahim Enük