Değerli okurlarım, Türkiye’de siyasetin en çok eleştirilen yönlerinden biri, ilkesiz ve ideolojisiz bir zeminde yürütülmesidir. Siyasal aktörler çoğu zaman belirli bir dünya görüşüne, uzun vadeli bir vizyona veya köklü bir ideolojiye dayanmadan, yalnızca günü kurtarmaya ve oy toplamaya yönelik hamleler yapmaktadır. Bu durum, siyaseti hem çirkinleştirmekte hem de toplumda güven erozyonuna yol açmaktadır.

 

Çirkin siyaset, toplumsal sorunları çözmek yerine rakibi karalamaya, iftiraya, kutuplaştırmaya ve ötekileştirmeye dayalı bir üslubu beraberinde getirir. Siyaset kurumu, bir çözüm üretme mekanizması olmaktan çıkar; adeta bir “kavga arenası” haline gelir. Halkın beklentileri, ekonomik sıkıntılar, adalet arayışı ya da eğitim sorunları geri plana atılır; ön plana ise koltuk hesapları ve çıkar ilişkileri çıkar.

 

İdeolojisiz siyaset ise daha derin bir sorunu işaret eder. Geçmişte Türkiye’de sağ – sol, muhafazakâr, liberal, sosyal demokrat ve milliyetçi çizgiler belirgin iken; bugün birçok parti ve siyasetçi, bu kimliklerden uzaklaşmış, salt pragmatizmle hareket etmeye başlamıştır. Bu durum, siyaseti “ilkesiz çıkar ortaklıkları” seviyesine indirmekte; halkın beklentilerini değil, aktörlerin kısa vadeli menfaatlerini öne çıkarmaktadır.

 

Türk siyasetinde 30–40 yıl geriye gittiğimizde kimi siyasetçilerin nasıl parti değiştirdiklerini, makam ve mevki peşinde nasıl koştuklarını ve ona göre siyaset yaptıklarını büyük hayretler içerisinde izliyoruz.

 

Mesele, 2000 yılından önceydi. Demokrat Parti’den milletvekili olarak TBMM’ye girmiş, zamanında Yassıada’da yargılanmış bir babanın oğluydu. Eğitim olarak ortaöğretim mezunuydu. Milletvekili seçilmek için büyük bir özveriyle Ülkü Ocakları’na katıldı. Milletvekili olmak için MHP’ye dirsek temasında bulundu, olmayınca merhum Süleyman Demirel’in partisi DYP’ye katılmak istedi. Orada da kendisine yer bulamayınca bu defa merhum Turgut Özal’ın partisi olan ANAP’a katıldı. Anavatan Partisi’nde milletvekili seçilmesi için kontenjan bulamayınca gözünü merhum Bülent Ecevit’in partisi olan DSP’ye dikti. Çeşitli ulusal gazetelerde “Ecevit hayranıyım” bilgisini paylaştı ve sonunda DSP’den milletvekili oldu.

 

Bu milletvekilimizin ismi Kubilay Uygun, namı diğer “Fırıldak Kubi” olarak biliniyordu. O dönemde kendisine “Yahu siz ülkücü değil miydiniz, en son DSP’de ne işiniz var?” diye sorulduğunda, pişkin pişkin “O benim değil, DSP’nin problemi” diyordu. DSP’den seçildikten sonra 6–7 ay DSP’de kaldı ve daha uygun vaatler veren Süleyman Demirel’in partisi DYP’ye geçti. DSP’den bu sefer daha uygun vaatlerle tekrar DSP’ye döndü. Gazeteciler mikrofonu uzatıp “Bu kadar parti değiştiriyorsunuz, para mı alıyorsunuz?” diye sorduklarında ise “Rüşvet aldığımı iddia edenler şerefsizdir!” diye veryansın ediyordu.

 

Bir hafta sonra DSP’den ayrılarak “Baba ocağımdan ayrılmak içime sinmedi” diyerek DYP’ye geçti. Orada da kısa bir süre sonra 28 Şubat süreci patlak verdi. DYP’den ilk kaçan yine kendisi oldu ve şöyle dedi: “Biliyorsunuz ben zaten oldum olası ülkücüyüm.” Daha sonra MHP’ye geçti. Kendisine “Partiler niye sizi böyle kapış kapış alıyor?” diye sorulduğunda, “Aslına bakarsan, ben vatandaşlarıma bunların birbirinden hiçbir farkı olmadığını gösteriyorum” cevabını verdi.

 

En son olarak MHP milletvekili iken yine karşı tarafın safına geçti ve MHP’nin ret verdiği ANAP–DSP koalisyon hükümetine güvenoyu verdi. “Ölene kadar buradayım” diyerek Demokrat Türkiye Partisi’ne geçti. Ancak bu sözünü unutarak UBP (Ulusal Birlik Partisi)’nde yer aldı. Hafızam beni yanıltmıyorsa; Kubilay Uygun, iki yıl içerisinde yedi defa farklı parti değiştirdi ve Türk siyasal tarihinde bir dünya rekoru kırdı.

 

Özetle, “Fırıldak Kubi” lakaplı Kubilay Uygun bu parti değiştirmelerden sonra siyaset hayatında meclis dışında kalınca toplumdan dışlandı. Bazı müteahhitlere danışmanlık yaptı, bunun yanında tarihi eser kaçakçılığı yaparak gözaltına alındı. Sürekli gazete manşetlerinde yer aldı.

 

En son 2016 yılında İstanbul’da kaldığı bir otel odasında intihar etti. Verilen bol vaatlerle, bol sıfırlı transfer iddialarıyla yaptığı büyük harcamalarla gazete manşetlerinden inmiyordu. Siyasette de gereken destek kesilince son kuruşunu da tüketmişti. Ailesine verilmek üzere bıraktığı hazin notta şu ifadeler yer aldı:

 

“İntihar ettiğim silahımı satın, otelin parasını ödeyin.”

 

Acı ama gerçek…

 

 

Köşenin Sözü

 

“Aklı öldürürsen, ahlak da ölür.

Akıl ve ahlak öldüğünde millet bölünür.

Kadıyı (hakimi) satın aldığın gün adalet ölür.

Adalet öldüğü gün devlet de ölür.”

— Fatih Sultan Mehmet

 

Abdulbaki Akbal

(Devam edecek…)