Üniversiteyi Kazanmak mı Zor, Bitirmek mi?

Sevgili okuyucularım,

Geçtiğimiz hafta milyonlarca öğrencinin geleceğini yakından ilgilendiren 2026 Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) gerçekleştirildi. Türkiye genelinde yaklaşık 2 milyon 430 bin adayın katıldığı sınav, her yıl olduğu gibi gençlerin umutlarını, hayallerini ve gelecek planlarını şekillendiren önemli bir dönüm noktası oldu. Kimi adaylar sınavın zor olduğunu ifade ederken, kimileri ise beklediklerinden daha kolay geçtiğini dile getirdi. Ancak asıl önemli soru sınavın zorluk derecesi değil; üniversiteyi kazandıktan sonra gençleri nasıl bir geleceğin beklediğidir.

Bugün Türkiye'nin 81 ilinde faaliyet gösteren 208 üniversite bulunmaktadır. Bunların 130'u devlet, 78'i ise vakıf üniversitesidir. Her yıl yüz binlerce genç üniversitelerden mezun olarak iş hayatına atılmayı hedeflemektedir. Ancak ne yazık ki mezun olan gençlerin önemli bir kısmı, yıllarca emek vererek elde ettikleri diplomalarına rağmen iş bulamamakta ve işsizler ordusuna katılmaktadır.

Son yıllarda yükseköğretimde nicelik bakımından önemli bir büyüme yaşanmıştır. Üniversite sayıları artmış, kontenjanlar genişletilmiş ve yükseköğretime erişim kolaylaşmıştır. Ancak aynı başarıyı eğitim kalitesi ve mezunların istihdamı konusunda görmek mümkün değildir. Üniversiteler birçok alanda ihtiyaçtan fazla mezun vermekte, bu durum ise mezun işsizliğinin her geçen yıl daha da büyümesine neden olmaktadır.

Üniversiteden mezun olan gençlerin önemli bir bölümü kamuda istihdam edilme umuduyla KPSS gibi sınavlara hazırlanmaktadır. Ancak sınırlı sayıdaki kadrolar nedeniyle binlerce aday arasında büyük bir rekabet yaşanmaktadır. Yazılı sınavlarda başarılı olan adayların bir kısmı ise mülakat süreçlerinde elenmekte ve yıllarca süren emeklerinin karşılığını alamamaktadır. Bu durum gençlerde umutsuzluğa ve geleceğe yönelik kaygılara yol açmaktadır.

Kamuda iş bulamayan mezunlar ise özel sektöre yönelmektedir. Ancak özel sektörde de her zaman beklenen şartlar bulunmamaktadır. Birçok üniversite mezunu kendi eğitim aldığı alan dışında çalışmak zorunda kalmakta, bazıları ise düşük ücretlerle istihdam edilmektedir. Hatta kimi zaman dört yıllık üniversite eğitimi alan gençler, asgari ücret seviyesinde veya daha düşük şartlarda çalışma hayatına başlamaktadır. Bu durum hem bireysel hem de toplumsal açıdan ciddi bir kaynak israfı anlamına gelmektedir.

Örneğin eğitim fakültesinden mezun olan bir öğretmenin yıllarca atanmayı bekledikten sonra farklı bir sektörde çalışmak zorunda kalması ya da mühendislik eğitimi alan bir gencin mesleğini yapamayıp satış temsilcisi olarak çalışması, ülkenin yetişmiş insan gücünün etkin şekilde değerlendirilemediğini göstermektedir. Oysa yükseköğretimin temel amacı yalnızca diploma vermek değil, aynı zamanda ülkenin ihtiyaç duyduğu nitelikli insan kaynağını yetiştirmektir.

Bu noktada üniversite kontenjanlarının iş gücü piyasasının ihtiyaçları doğrultusunda planlanması büyük önem taşımaktadır. Hangi alanlarda ne kadar personele ihtiyaç olduğu bilimsel veriler ışığında belirlenmeli, öğrenci alımları buna göre düzenlenmelidir. Ayrıca üniversitelerde verilen eğitimin niteliği artırılmalı, öğrencilerin mezun olduklarında iş hayatına daha donanımlı şekilde katılmaları sağlanmalıdır.

Netice  olarak günümüzde sadece üniversiteyi kazanmak başarı için yeterli değildir. Asıl mesele, alınan eğitimin mezuniyet sonrasında bireye bir gelecek sunabilmesidir. Bu nedenle "Üniversiteyi kazanmak mı zor, bitirmek mi?" sorusuna günümüzde üçüncü bir soru eklenmiştir: "Üniversiteyi bitirdikten sonra mesleğini yapabilmek mi daha zor?"

Gençlerin umutlarını koruyabildiği, emeklerinin karşılığını alabildiği ve diplomalarının gerçek anlamda değer gördüğü bir eğitim sistemi, hem bireylerin hem de ülkenin geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.

Köşenin Sözü :” Üniversiteye girmek bir başarıdır; fakat eğitimi hayata dönüştürmek gerçek başarıdır."

Abdulbaki Akbal

Mali Müşavir-Bağımsız Denetçi