Zorla Okutulan Çocuklar, Tükenen Öğretmenler: 12 Yıllık Zorunlu Eğitimin Bedeli

Yazar: Abdulselam Aydın 

Ben bir matematik öğretmeniyim. Yıllardır sayılarla, formüllerle ve problemlerle uğraşıyorum. Fakat son yıllarda sınıflarda karşıma çıkan en zor problem matematikle ilgili değil. Ne ikinci dereceden denklemler, ne trigonometri, ne de limit…

Asıl çözülemeyen denklem şu:
Zorla okulda tutulan bir öğrenci ile gerçekten öğrenmek isteyen bir öğrenciyi aynı sınıfta nasıl denkleştireceğiz?

Bir sınıfa girdiğinizde bazen tablo çok nettir. Birkaç öğrenci gözünüzün içine bakar. Not alır. Soru sorar. Bir şey anlamayınca tekrar anlatmanızı ister. Onlar öğrenmek ister.

Ama sınıfın bir köşesinde başka bir gerçek vardır. Sandalyede oturan ama aslında o sınıfta bulunmak istemeyen çocuklar…

Onların da suçu yok. Çünkü çoğu zaman şu cümleyi açıkça söylüyorlar:

“Hocam ben gelmek istemiyorum. Zorla gönderiyorlar.”

Bir öğretmen olarak o cümleyi duyduğunuzda kızamazsınız. Azarlayamazsınız. Çünkü çocuk dürüsttür. Aslında sistemin içine sıkışmış bir gerçeği dile getiriyordur.

Biz öğretmenler artık şunu söylemekten yorulduk:
Biz öğretmenlik yapmak istiyoruz.

Sınıf düzeni sağlamak için nöbet tutmak değil, gerçekten ders anlatmak istiyoruz. Öğrenci kovalamak değil, zihin açmak istiyoruz.

On iki yıl boyunca herkesi aynı sıralara oturtmaya çalışmak, her çocuğu aynı kalıptan çıkarmaya çalışmak eğitim değildir. Bu, iyi niyetli ama hatalı bir zorlamadır.

Çünkü her çocuk aynı yoldan yürümek zorunda değildir.

Bazı çocukların aklı teoride parlamaz ama eli işte parlar. Bazısı denklem çözemez ama motor söker takar. Bazısı geometriyi sevmez ama ahşapla harikalar yaratır.

Biz ise bu çocukları yıllarca sırada oturtarak aslında iki şeyi aynı anda kaybediyoruz:

Hem iyi ustaları, hem de sınıfın huzurunu.

Bugün ülkede birçok sektör çırak bulamıyor. Sanayi ustasızlıktan yakınıyor. Zanaat giderek kayboluyor.

Ama aynı zamanda sınıflar da huzursuz.

Çünkü o çocuklar aslında başka bir yerde parlayacakken, biz onları istemedikleri bir ortamda tutmaya çalışıyoruz.

Bu zorunluluğun sınıf içindeki başka sonuçları da var. Sisteme isyan eden bazı öğrenciler öfkelerini akranlarından çıkarıyor. Akran zorbalığı giderek yaygınlaşıyor. Bazen bu öfke öğretmene, okul idaresine yöneliyor. Ne yazık ki zaman zaman fiziksel saldırılara kadar varan olaylar yaşanıyor. Bazı olayların sonucu ise hepimizin yüreğini yakan şekilde ölümle sonuçlanabiliyor.

Üstelik bu yaşananların ardından toplumda ilk hedef gösterilen de çoğu zaman yine öğretmen oluyor.

Oysa öğretmen ne sistemin kurucusudur ne de bütün sorunların sorumlusudur. Ama her gün sınıfa giren, her sorunun ortasında kalan, her gerilimi ilk hisseden kişi yine öğretmendir.

Bir öğretmen için en zor anlardan biri şudur:
Bir yandan gerçekten öğrenmek isteyen öğrenciyi kaçırmamak için çabalarsınız.
Diğer yandan sınıfta düzeni sağlamak için enerjinizi harcarsınız.

Sonunda ne olur?

İki taraf da eksik kalır.

Öğrenmek isteyen öğrenci yeterince verim alamaz.
Gelmek istemeyen öğrenci ise daha da uzaklaşır.

Ve çoğu zaman bütün sorumluluk yine öğretmenin omzuna yüklenir.

Bugün geldiğimiz noktada öğretmenler yalnızca eğitim vermeye çalışmıyor; aynı zamanda sabır, güvenlik ve psikolojik dayanıklılık sınavı veriyor.

Bu çark yalnız öğrencileri değil, öğretmenleri de her gün biraz daha öğütüyor.

Oysa biz çok basit bir şey istiyoruz.

Okullara gerçekten öğrenmek isteyen öğrenciler gelsin.
Diğer çocuklar ise erken yaşta yeteneklerine göre yönlendirilsin.

İyi bir çırak olmak ayıp değildir.
İyi bir usta olmak başarısızlık değildir.

Tam tersine bir toplumun gerçek gücü, sadece diplomalı insanlarla değil; işini iyi yapan insanlarla ölçülür.

Bir matematik öğretmeni olarak yıllardır şunu gördüm:

Her problem doğru yöntemle çözülür.

Ama yanlış kurulan bir denklem, ne kadar uğraşırsanız uğraşın çözülmez.

Eğitimde de aynı noktadayız.

Belki artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Çocukları gerçekten eğitiyor muyuz, yoksa sadece yılları tamamlatıyor muyuz?